Anne-Baba Okulu Okuyalım

ÇOCUKLARINI büyütürken bakıcılara emanet ediyor, bir müzik aleti çalması için müzisyen tutuyor, spor için bir spor hocası ayarlıyor, ders çalışması ve yol haritası için ‘koç’tan destek alıyor. İyi bir gelecek için iyi okulları eğitim danışmanları seçiyor ve planları onlar yapıyor. İşte yeni çağın zengin ailelerinin yeni tanımı ‘taşeron ebeveynler’. Bu tanımı yapan göç ve eğitim sosyolojisi alanında çalışan Dr. Çetin Çelik. Doktorasını 2012’de Bremen Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladıktan sonra Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde görev yapan Çelik, 2015-2018 yılları arasında TÜBİTAK, 3501 Genç Kariyer Fonu ile yürüttüğü “Toplumsal Sınıfın Sosyal Sermaye Yoluyla Okul Başarısına Etkisi: Aile-Okul İlişkileri” konulu çalışması aile yapılarını kapsıyor. Yakında bulguları İngilizce ve Türkçe bir kitap halinde yayınlanacak olan araştırmada kuşkusuz en dikkat çeken aile yapısı ‘taşeron ebeveynlik’.

ÖZEL OKUL VELİLERİNİN YOL HARİTASI İNCELENİYOR

İstanbul’da yaşayan özel okul velilerinin yol haritasını inceleyen Çelik, ailelerin sosyal ve kültürel sermaye olarak hangi ebeveynlik modeline denk düştüğünün izlerini araştırıyor. Saha tecrübelerindeki gözlemlere dayanarak okul-veli arası ilişkilerin dinamiklerini bulmaya çalışıyor. Veri topladığı okulları, o okuldaki öğrencilerin ebeveynlerinin gelir ve eğitim düzeyine göre alt, orta ve üst sosyoekonomik gruplara ayıran Çelik, her bir gruptaki ailelerin çocuklarının okulda başarılı olması için farklı stratejiler geliştirdiğini iddia ediyor.

VELİLER KENDİSİ GİBİ YETİŞTİRECEK OKULA VERİYORLAR

Üst sosyoekonomik gruptaki ebeveynlerin stratejilerini ‘taşeron ebeveynlik’ olarak tanımlayan Dr. Çelik, bu stratejiyi şöyle tanımlıyor:

Bu grup hem geliri hem de eğitimi yüksek olan velilerden oluşuyor. Bu gruptaki veliler genelde yurtdışından diplomalı, yurtiçinde ise Boğaziçi, ODTÜ gibi üniversite mezunları. Çocuklarının en az iki dil bilmesini ve bir dünya vatandaşı olarak yetişmesini arzuluyorlar. Gelirleri yüksek olduğu için kendi hayat tarzlarına ve hedeflerine benzer eğitim tarzları ve vizyonları olan pahalı özel okullara çocuklarını kayıt ettirebiliyor ve onların dünya vatandaşı olma hedefine yürümesi için gerekli olan eğitimi okul ve okuldaki uzmanlara bırakıyorlar. İşte biz buna taşeron ebeveynlik diyoruz. Çünkü veli adeta onu kendisi gibi yetiştirecek bir okula vererek kafasını rahatlatıyor. Bu gruptaki veliler devlet okullarına mahkûm olmamanın, ekonomik güçle her türlü özel ders desteğine ve yurtdışı eğitime ulaşmanın konforunu yaşıyorlar.

ÇOCUĞU KİŞİ VE KURUMLARA DEVREDİYORLAR

Çocuklarını gönderecekleri okulları daha küçük yaştan itibaren seçiyorlar. Sosyoekonomik açıdan üst veli grubunda olan bu aileler ekonomik kaynakları ile çocuğun kültürel sermaye oluşturmasını taşeron kişi ve kurumlara devredebiliyorlar. Okul çocuğun spor, müzik gibi gerekli olan faaliyetlerini yerine getirmeyi üstleniyor. Ücretli tutulan öğretmen ve uzmanlar özel dersler yoluyla çocukların kültürel sermaye donanımlarını zenginleştiriyor. Gelecek endişesi uzman kişi ya da kurumlarca azaltılıyor. Bu kişi ve kurumlar bir nevi taşeron ebeveynlik hizmeti veriyor. Ancak bu düzeydeki bir mutsuzluk kaynağı ulusaldan ziyade küresel rekabet ortamına çocukların uluslararası sertifikalar, eğitim programları ile eklemlenmesinden doğabiliyor. Bu tarihsel olarak yeni bir fenomen, üst sınıfın kültürel sermayesi artık ulusal sınırlar içerisinde toplanabilen sermaye ile değil küresel bir eğitim ile ölçülüyor.

‘PROJE ÇOCUK’ OLGUSU

Uluslararası kurumlar, eğitim koçları gibi unsurlar ebeveynlerin çocuklarına ‘proje çocuk’ olgusu ile yaklaşmasına neden olabiliyor. Taşeron aileliği taşeron tanımından hareketle isimlendiriyoruz. Çünkü taşeronluk, büyük bir işi yapmayı üstlenen bir üstenciden iş alan, işin herhangi bir bölümünü onun hesabına yapan ikinci, üstenci demektir. Bizim çalışmamızda da üst gelir grubundaki aileler ile çocuklarını gönderdikleri okul arasındaki kültür ve amaç birliğinden ötürü çocuklarının dünya vatandaşı olarak yetiştirilmesi işini okula taşere ediyorlar. Bu durum alt ve orta sosyoekonomik gruptan aileler için geçerli değil. Çünkü alt sınıftan ailelerin ekonomik zorlukları, çocuklarının gittiği okulların dezavantajlı altyapısı ve sınırlı kaynakları bu gruptaki çocukları devlet okullarının çizdiği sınırın dışına çıkmasına izin vermiyor. Orta sosyoekonomik sınıftan eğitimli ancak ekonomik geliri sınırlı aileler ise çocuklarını gönderdikleri okullarının yeterli olmadığını biliyor ve sıklıkla anne işi bırakarak açığı kendi kapatmaya çalışıyor, yani helikopter annelik yapıyor.

AZ GELİRİ OLAN AİLE GRUBU

– GELİRİ az, eğitim seviyesi düşük anne-babalar çocuklarının iyi bir liseye gitmesini istiyor. Ama okulların giderek özelleşmesi, dershane ya da özel ders ücretleri bu grubun elini kolunu bağlıyor. Anne-babalarda müthiş bir korku ve endişe var. Çocukların lise sınavlarına hazırlanmak için tek kaynağı kendi okullarından verilen çoğu zaman ücretsiz olan ya da cüzi bir para karşılığında verilen etüt dersler. Bu grupta anneler öğretmen çocuğun notunu yükseltsin diye okul ile sürekli çatışıyor, çocuklar ise tedirgin ve sınav dönemi yaklaştıkça psikolojik sorunlar ortaya çıkıyor. Okulun rehberlik öğretmenleri bu sorunları sanki bireysel psikolojik sorunlarmış gibi kişiselleştiriyor, örneğin “Bu çocuğun sınav kaygısı var”, “Dikkat sorunu var” gibi. Ama biz grupları karşılaştırdığımızda görüyoruz ki bu tür semptomlar alt grupta yaygın. Bu da aslında sorunun bireysel değil sınıfsal olduğunu gösteriyor. Sonuçta da alt gruptaki ailelerde korku, endişe yüksek, devlet okulları içindeler ve oyunun dışına gelir, eğitim ve bilgi kısıtlı olduğu için çıkamıyorlar. Ya meslek ya imam hatip sıklıkla gittikleri okul oluyor.

ORTA DÜZEY AİLELER

– Eğitim seviyesi yüksek ama geliri çocuklarını pahalı özele okula göndermeye yetmeyen orta sınıftan veliler ise çocuklarının eğitim kalitesini arttırmak için iki yol izliyor. Kiraların pahalı olduğu sitelere taşınarak sitenin içindeki ya da yakınındaki devlet okulunu, diğer kendileri gibi olan velilerle neredeyse resmen kapatıyorlar. Müdüre de düzenli bağış yaparak bu okullara site dışından öğrenci alınmamasını sağlamaya çalışıyorlar. Bu yolla devlet okulunu adeta özel okul gibi yapmaya çalışıyorlar. Diğer bir yol da anneler işi bırakarak çocuklarının eğitimine adıyor kendini. Çocuğuyla kursa, yüzmeye, sanat faaliyetlerine gidiyor, onunla birlikte ödev yapıyorlar. Buna ‘helikopter anne’ diyoruz. Bunlar adeta bir helikopter gibi çocuğun üzerinde duruyor ve onu sınava, iyi bir liseye hazırlıyor. Orta gelir grubundaki aileler kaynakları oranında çocuklarını özel liselere kaydırarak ailenin tüm kaynaklarını (ekonomik ve manevi, örneğin anne kendini ve kariyerini feda ediyor, yüklü özel ders taksitleri ödeniyor vs.) bu uğurda harcıyorlar. Çocuklar bazen ‘iyi’ bir okula gidebiliyor bazen de biraz daha alt bir liseye giriyor.

NURAN ÇAKMAKÇI

“Çok aptalım,” diye söyleniyor çocuğunuz mutfak masasında. Yumruğunu masaya vuruyor ve homurdanıyor.

Bir yazı ödevi üzerinde çalışıyor. Yazmak ona hiç kolay gelmiyor. Önündeki sayfayı dolduran silgi artıkları, bir önceki girişiminden pek de memnun olmadığını gösteriyor.

“Sen aptal değilsin tatlım,” diyorsunuz yumuşak bir sesle.

Kağıdı buruşturuyor ve “Evet, öyleyim! Çok aptalım! En aptal benim!”

Başınızı ellerinizin arasına alıyorsunuz.

Acaba abartıyor mu? Gerçekten aptal olduğunu mu düşünüyor?

Çocuğunuz kendi kendine negatif şeyler söyleyip duruyorsa, refleks olarak onu durdurmak istersiniz. Ona biraz güven vermek ya da düşüncelerinin yanlış olduğuna onu ikna etmek istersiniz.

Ne yazık ki ağızlarından dökülen sözler duygularıyla aynıdır. Kendilerini “sevilebilir” ya da “harika” (siz öyle olduğunu söyleseniz de) hissetmezler. Kendilerini “aptal” ve “dünyanın en kötü çocuğu” gibi hissederler.

Bu durumu düzeltmek için harekete geçmek yerine altta yatan duyguyu ve içsel bocalamaları anlamak için şunları deneyebilirsiniz:

  • Empati kurun:  Kendinizi onların yerine koyun ve neler hissediyor olabileceklerini anlamaya çalışın. “Bu yazı ödevi bayağı zor galiba?” ya da “Canın bayağı sıkılmış gibi görünüyorsun!” Eğer aklınıza söyleyecek bir şey gelmiyorsa, basit bir cevabı deneyin: “Çok sert oldu bu” ya da “Biraz araya ne dersin?”
  • Meraklanın:  Bazı çocuklar problemi kelimelere dökmek konusunda zorluklar yaşar. Durumu birlikte çözmeye başlarsanız, kendilerini gerçekten rahatsız eden şeyin ne olduğunu anlayabilirler belki. “Bu ödev bugün seni neden bu kadar zorladı?” ya da “Bütün yazı ödevleri mi zor geliyor yoksa sadece bu mu?”
  • “Senaryoyu” baştan yazın:  Sorunu keşfettikten sonra yeniden denemek için bazı yeni ifadelere başvurabilirsiniz. “Yazı yazmak çok zor. Çocuğunuz “Ben aptalım” yerine “Yazmak için çok uğraşmam gerekiyor” ya da “Ne yapalım, hata yapmak da öğrenmenin bir parçası” diyebilir.
  • Problemi birlikte çözün:  Soruna bir çözüm önerme ya da çocuğunuzu sizin için doğru olan bir çözüme yönlendirme dürtünüze karşı gelin. Sorun üzerinde birlikte çalışın. Bazen basit bir çözüm yoktur ya da hızlı bir düzeltme işe yaramaz. Çünkü cevap, “Çalışmaya devam etmem gerekiyor” ya da “Hedefe ulaşmak için çalışmam lazım” olabilir.
  • Düşüncelere ve duygulara meydan okuyun:  Duygular gelir ve gider, sizi tanımlamazlar. Çocuğunuz kendini sevilmeyen biri gibi hissedebilir. Ama bir şeyi hissetmek, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Bir insan bocalayabilir, ama bu aptal biri olduğu anlamına gelmez. Çocuğunuzun zor bir şeyin üstesinden geldiği ve kendine güven ve heyecan duyduğu zamanlar hakkında konuşun.

 

Başka ne yapabilirsiniz?

Çocuğunuza yardımcı olmak için can atıyorsunuz ama zihin negatif düşünceye saplanıp kaldıysa pozitif ve güven veren yorumları kabul etmek her zaman kolay olmayabilir. İlk etapta biraz dirence karşı hazırlıklı olun. Özellikle de çocuğunuz bir şeylere farklı açılardan bakmaya alışık değilse.

Çocuğunuz için destek ve teşvik dolu bir ortam yaratın ve hayal kırıklığına karşı toleranslı olmayı öğretin. İşte birkaç ipucu:

  • Seçim Hakkı Verin: Çocuğunuza gün boyunca, kendi kıyafetlerini seçmek, öğle yemeklerini seçmek ya da ödevlerini nerede yapacağına karar vermek gibi seçimler yapma şansı verin. İyi seçimler için olumlu geribildirimde bulunun ve eleştirilerinize dikkat edin! Eğer onlara seçme hakkı veriyorsanız, negatif fikirleri kendinize saklayın.
  • Mükemmel Olmamayı Normal Karşılayın:  Herkes hata yapar. Siz bile! Hatalar karşısında endişesiz tepkiler verin. Hayal kırıklığıyla baş etmenin sağlıklı yollarını modelleyin. Mesela bağırdıktan sonra özür dileyin ya da bir yanlış anlamadaki payınızı kabul edin.
  • İyiye Odaklanın:  Her şeye kusur bulmak ya da sürekli değiştirilmesi, düzeltilmesi ya da temizlenmesi gereken şeylere odaklanmak yerine rahat olmayı öğrenin. İlişki kurmak ya da ilişkileri tamir etmek, dağınık bir odayı toplamaktan daha önemli olabilir. Her negatif cümleniz için 5 pozitif cümle kurmaya çalışın.
  • Bağımsızlığı Teşvik Edin:Çocuklar doğru kararlar vermek ya da odaklanmak için ebeveynlerinin yardımına ihtiyaç duysa da, sürekli yönlendirme onlara “Tek başına yapamazsın” mesajını verir. Problemi birlikte çözün ya da birlikte beyin fırtınası yapın. Bir çözüm önermesi için çocuğunuza fikrini sorun.
  • Azimle Çalışmaya Değer Verin:  Başarıya, bir engel aşmaya ya da bir hedefe doğru yaklaşmaya götüren küçük adımlara odaklanın. “Bu ….. için gerçekten çok çalışıyorsun” ya da “Ne kadar çok uğraştın!” gibi sözler, çocuğunuzun en sondaki ödülden çok sürecin faydasına odaklanmasını sağlar.
  • Destek Alın:  Eğer bir süredir çocuğunuzla bu konuda çalışıyorsanız ve o hala kendisi hakkında negatif şeyler söylüyorsa, hatta kendisine ya da başkalarına zarar verme tehdidinden bulunuyorsa, o zaman bir psikologdan ya da danışmandan destek almanın zamanı geldi demektir.

Ellerinizi kaldırıp baktığınızda, çocuğunuzun gözleriyle karşı karşıya geliyorsunuz.

“Bu çok can sıkıcı bir ödev sanırım.”

“Evet” diye cevap veriyor.

“Nasıl yardım edebilirim sana?” diye soruyorsunuz.

Omuzlarını silkip “Benim yerime yapabilirsin” diye cevap veriyor.

İkinizde gülüyorsunuz.

Bu, ödevi değiştirmiyor ama en azından “aptal” kelimesini kullanmadan ödev hakkında konuşmanızı sağlıyor.

Kaynak: http://imperfectfamilies.com/2016/03/14/childs-negative-self-talk/

Çocuklar yetişkinlerin sözünü dinleme konusunda hiçbir zaman iyi olmadılar, ancak onları taklit etme konusunda üstlerine yok.” – James Baldwin

Ebeveynlik uzmanı olduğumu iddia etmiyorum. Ancak çocuklarla oynayarak epey zaman geçirdim ve diğer ebeveynlerin benimle paylaştıklarıyla beraber çocuklar hakkında az çok bilgim var diyebilirim. İnsanlar bana en çok, “Her şeyi denedim ama hiçbiri işe yaramıyor, çocuğuma istediğimi yaptıramıyorum,” diye yakınıyorlar. Bu şikayetler genelde çocuklara sebze yedirmek, onları uyutmak ve ev işlerinde yardımcı olmalarını sağlamak gibi evrensel ebeveyn dertleri ile ilgili oluyor. Bunlar oldukça önemli meseleler aslında. Çocuklarımızın sağlıklı, zinde ve sorumluluk sahibi olmalarını istiyoruz elbette, ancak aslında onlardan beklediğimiz bu davranışlar, sağlıklı ve sorumluluk sahibi olma değerlerini temsil ediyor. Bu değerleri çocuklarımıza kazandırmayı başarırsak, onlara hayat boyu hizmet edeceklerini biliyoruz.

Ebeveynlerin ve okuyucularımın bu konuda nasıl bir çıkmazda olduklarını anlıyorum. Ancak naçizane tavsiyem oldukça basit: Denemeyi bırakın. 

Çocukların tabaklarına sağlıklı yiyecekler koyabilirsiniz, ama bu yemekleri onlara zorla yediremezsiniz. Yataklarına yatmalarını sağlayabilirsiniz, ancak onları zorla uyutamazsınız. Onları ödüllendirmeden ya da cezalandırmadan odalarını toplamalarını sağlayamazsınız. İşte tüm bunlar yüzünden, denemeyi bırakın.

Ebeveynlere aslında her şeyi denemediklerini söyleyebilirim. Sonuçta, çocuğunuza istediğiniz şeyi yaptırmak için her zaman tatlı bir “rüşvet” sunabilir ya da nahoş bir ceza tehdidinde bulunabilirsiniz. Ancak hiç kimsenin ceza ve ödül kısır döngüsüne girmesini tavsiye etmiyorum. Ödüller ve cezalar, o an işe yarar gibi görünür – dondurma sözü çocuğunuzun biraz bezelye yemesini veya oyuncaklarını alma tehdidi odasını toplamasını sağlayabilir – ancak doğası gereği insan, bunların doğal sonuçlar olmadığının farkındadır; ödüllerin değerinin ve cezaların ağırlığının düzenli olarak artırılmasını bekler, aksi takdirde işlevsellikleri kaybolur. Sorun sadece bu da değil: Çocuklarımızın uzun vadede bu yöntemden öğreneceği ders, yani motivasyonun birilerinin onayına veya reddine bağlı olduğu düşüncesi, onlar için kesinlikle istemediğimiz bir şey. Kişisel değerler insanın içinden gelmelidir, dışarıdan biri tarafından dayatılmamalıdır. Yoksa bu itaate dönüşür ve bu çirkin, hatta tehlikeli bir özelliktir.   

Çevremizde sözlü olarak kendimizi nasıl ifade edersek edelim, gerçek değerlerimizi (sahip olmayı istediğimiz değerlerin aksine) en doğru şekilde her zaman davranışlarımız ortaya koyar. Örneğin, abur cubur tükettiğimizde kolaylığa veya lezzete sağlıklı yemekten daha çok değer verdiğimizi gösteririz. Yeterince uyumadığımız zaman işimize, hobimize ya da izlediğimiz televizyon dizilerine dinlenmekten daha çok değer verdiğimizi ortaya koyarız. Evimizin kirlenmesine ve dağılmasına izin verdiğimizde de düzenli bir eve sahip olmaya verdiğimiz değerin başka şeylere verdiğimiz değerden daha az olduğunu göstermiş oluruz.

Gözlemlerime göre, eğer çocuğunuza bir değer öğretmek istiyorsanız, yapmasını istediğiniz şeyi ona zorla yaptırma çabanızdan vazgeçmelisiniz. Eğer sağlıklı yemeye değer veriyorsanız, sağlıklı yemekler yiyin. Dinlenmeye değer veriyorsanız, yeterince uyuyun. Odanızın düzenli olmasına değer veriyorsanız, odanızı düzenli tutmaya bakın. Çünkü, çocuklarınız zamanla sizi taklit etmeye (veya etmemeye) başlayacaklar, işin sonunda onlara bu değerleri kazandıran sizin örnek davranışlarınız olacak. Ancak bu elbette onlar hazır olduğunda gerçekleşecek.

İstediğiniz değerleri başka insanlara aşılayamazsınız, onlara ancak rol model olabilirsiniz. Aynı şey ahlaki değerler için de geçerli.

Kaynak: https://teachertomsblog.blogspot.com/2019/03/so-quit-trying.html

Araştırmaya göre ergenlik dönemindeki çocuklar için en ideal ödev süresi günde yaklaşık bir saat.

Ergenleri oturup ödevlerini yapmaya ikna etmek hiç kolay bir iş değil. Ancak her gece kesintisiz olarak saatlerini ödevlere vermeye değer mi gerçekten? İspanyol ortaokul öğrencileri üzerinde yapılan yeni bir araştırmaya göre bu sorunun cevabı hayır. Araştırmaya göre ergenlik dönemindeki çocuklar için en ideal ödev süresi günde yaklaşık bir saat.

Oviedo Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, yaş ortalaması 13 olan 7,451 ergenin matematik ve fen bilimleri ödevlerini ve test sonuçlarını araştırdılar. Ödeve ayrılan toplam süreyle çocukların başarıları arasında bir ilişki buldular. Ancak araştırmacılar, toplamda her akşam bir saat ödevin kesin olarak daha iyi test sonuçlarına sebep olacağını söyleyemeyeceklerini de kabul ediyorlar.

Bu konuda daha önce yapılan araştırmalar hem tutarsız hem de yetersiz. Bazıları ödevin ergenler üzerindeki pozitif etkilerini gösterirken, bazıları negatif etkilerinden bahsediyor. 2012 yılında İngiltere Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı bir araştırmaya göre günde iki ya da üç saat ödev yapmak, testlerde en yüksek sonuçları elde etmeyi sağlama konusunda oldukça etkili. 2014 yılında Stanford Üniversitesi’nde yapılan bir başka araştırma ise çok fazla ödevin çocuklar üzerinde negatif etkileri olabileceğini ortaya koydu.

Ödev bir rutin oluşturmaya ve mesleki yaşam için de faydalı olabilecek öğrenme becerilerini geliştirmeye yardımcı olabilir. Diğer taraftan akşamları evde çalışmak, sağlıksız iş ve yaşam dengesinin ilk adımları olarak da görülebilir. Ayrıca uyumak yerine ders çalışmanın akademik sakıncaları olduğuna dair araştırmalar da bulunuyor.

Her Çocuk Aynı Değil

Araştırmadaki çocukların, “ideal” miktarda ödev yapmanın sonucu olarak daha başarılı olup olmadıkları belli değil. Farklı becerileri olan çocuklar, ödevlerini tamamlamak için farklı süreler ayırıyor olabilirler. Eğer ödev yapmak için “ideal” bir süre olduğu fikrine katılıyorsak, o zaman daha hızlı çalışan çocukların, daha yavaş çalışan çocuklardan daha fazla ödev yapması gerektiğini savunuyor oluyoruz. Bu da, en hızlı – ve muhtemelen en becerikli – öğrenciler için oldukça caydırıcı bir faktöre dönüşüyor.

Araştırmaya göre ödev, onu bitirmek için harcanan zamandan çok, sonuçları üzerinde daha fazla etkiye sahip. Bu önemli bir nokta ve bir saatlik “gereksiz” bir ödevin, 45 dakikalık “iyi” bir ödevden daha az etkili olduğuna dair genel görüşü destekliyor. Ancak ödevin amaçlarının neler olduğunu tam olarak anlarsak, ne kadar ödev verilmesi gerektiğini de doğru bir şekilde belirleyebiliriz. Bu konuda araştırmacılar arasında pek çok anlaşmazlık yaşanıyor: Bazıları ödevin amacının yeni bilgiyi pekiştirmek ve test puanlarını artırmak olduğunu söylerken, bazıları da ödevin amacının öğrencilerin becerilerini geliştirmek olduğunu belirtiyor.

Gerçek şu ki, öğretmenler farklı amaçlarla ödev veriyorlar. Dolayısıyla en ideal ödev süresini belirlemek her duruma uygulanabilir bir şey değil. Örneğin konu matematik olduğunda ödev genellikle belirli bir sürecin – denklem çözmek gibi – tekrarını ve pratiğini yapmaktan oluşuyor. Oysa diğer konularda daha çok bir kavrama odaklanma söz konusu olabiliyor. Örneğin tarihsel bir konunun belirli bir yönünü derinlemesine araştırmak gibi.

Ödev Üzerinde Etkisi Olan Faktörler

İdeal bir ödev miktarı olduğunu kabul etsek bile bu konuda dikkate alınması gereken sayısız başka faktör bulunuyor: Ödevin hangi konuda olduğu, okul gününün uzunluğu, öğrencinin sosyo-ekonomik durumu, yaşı, cinsiyeti ve ait olduğu kültür gibi. Dikkate alınması gereken bu kadar çok faktör varken, hem eşitliği hem de mükemmelliği sağlamak oldukça zor. Ve ideal bir ödev miktarını herkes için genellemek neredeyse imkansız.

Örneğin, orta sınıftan gelen aileler çocuklarını ödev konusunda daha fazla destekleyebiliyor ya da onlar için özel öğretmen tutabiliyorlar. Bu da, zaten dezavantajlı durumda olan düşük gelirli ailelerin çocuklarının daha da dezavantajlı bir duruma gelmelerine sebep oluyor, çünkü bu çocuklar evde çok daha az akademik destek görüyorlar.

Çocuklar arasındaki kültürel farklılıklar da belirleyici bir faktör. Sadece aile perspektifinden değil, toplumun beklentileri açısından da. Örneğin Çin’deki ve İngiltere’deki çocuklar, kendilerine verilen ödevlerin miktarı konusunda birbirinden çok farkı beklentilere ve deneyimlere sahipler. Gelelim cinsiyete… Uzun bir süredir kız öğrencilerin okulda erkek öğrencilerden daha başarılı olduklarını biliyoruz. Bu durum ödev için de söz konusu. Bu yüzden, “13 yaşındaki bütün öğrencilere günde bir saatten daha fazla ödev verilmemesi gerekiyor” gibi bir genelleme yapmak oldukça zor. Her çocuğun zaman içinde değişebilecek kendine özgü bireysel ihtiyaçları var. Bir süredir sınıfta bireyselleştirilmiş öğrenme üzerine çeşitli tartışmalar yapılsa da ödev yoluyla bireyselleştirilmiş öğrenmeden fazla bahsedilmiyor. Günde bir saat ödev bazı öğrenciler için bazı durumlarda ideal ödev süresi olabilir, ancak bu konuda her çocuğun ihtiyacının farklı olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor.

KAYNAK: EĞİTİMPEDİA

Öğretme şeklini değiştirmezsek, başımız belada olabilir. Çünkü öğretme şeklimiz, öğrettiklerimiz 200 yıl öncesinden kalma. Çocuklarımıza makinelerle rekabet etmeyi öğretemeyiz. Onlar daha akıllılar. Değer, inanç, bağımsız düşünme, ekip çalışması, başkalarına değer vermek…Bunlar insani becerilerdir. Bilgi size bunları öğretmez. Öğrettiklerimiz, makinelerden daha farklı olmalı.” Bu sözler e-ticaret alanında faaliyet gösteren Alibaba Group’un kurucusu, başkanı ve aynı zamanda da bir eski bir eğitimci olan dünyanın sayılı zenginlerinden Jack Ma‘ya ait. Ama bu sözleri değerli yapan onun milyar dolarlık servetinin çok daha ötesine geçen meziyetleri; yılmazlık, hayalperestlik ve hayırseverlik.

Jack Ma’nın Sıra Dışı Karakteri

O yüzden bu cümlelerin içindeki öngörülü çıkarımları değerlendirmeden evvel Ma’nın nasıl bir hayat yolculuğundan geçerek bu sözleri sarfettiğini görmekte fayda var. Orta halli müzisyen bir ailenin ortanca çocuğu olarak 1964 yılında dünyaya gelen Ma, daha 12 yaşındayken İngilizce öğretmeye duyduğu merak sebebiyle 8 yıl süresince turistlere ücretsiz rehberlik yapmış. Bu deneyim, onun öğrenmeye ve öğretmeye duyduğu aşkın da göstergesi. Çünkü bu hizmetten para almaması bir yana dursun turistlerin olduğu yere ulaşmak için her gün kilometrelerce bisiklet sürmeyi sorun etmemiş. Beklendiği üzere bu tutku onu okul çatısı altında eğitim almaya yönlendirmiş. Beklenmeyen ise Ma’nın dört sene boyunca üniversiteye giriş sınavını kazanamaması ve bu sürecin sonunda Hangzhou Öğretmen Enstitüsü’ne girmeyi başarabilmesi olmuş. Buraya kadar ilerleyen hikâye -küçük yaştaki deneyimler, sınav başarısızlıkları- nadir de olsa bazılarımızın yaşantısı için hala tanıdık olabilir. Fakat Ma’nın üniversite döneminde ve sonrasında başvurduğu 30 kadar farklı işin hepsinden red cevabı alması ve denemeyi bırakmaması oldukça sıradışı. Hatta kendisi bu süreçte KFC fast food zincirine yaptığı başvuruyu şu trajikomik sözlerle dile getiriyor: “24 başvurudan 23’nün kabul edildiği mülakat sürecinde bir kişiyi kabul etmediler; beni.” Başarısız olsa da asla yenilmemiş Ma. “Hayır”lar, “evet”lere dönüşene dek beklemiş, dönüşmediğinde ise kendisi için yeni “evet” alanları yaratmış. Harvard Üniversitesi’ne yaptığı dokuz başvurunun hiç birisinin olumlu sonuçlanmamış olmasına rağmen, onuncuya tekrar başvurması da bu motivasyonun eseri gibi görünüyor.

Hayatının dönüm noktası ise 31 yaşında, Amerika’ya yaptığı ziyaret esnasında internetle tanışması olmuş. Ma, döndüğünde internet ile ilgili bir şeyler yapmaya karar vermiş. O dönemde Çin’de bulunan bilgisayarların az sayıda ve pahalı olduğu gerçeği onu yıldırmamış, birçok kişinin vazgeçeceği bir yerden, “Demek ki Çin’in internetle tanışma vakti geldi” diyerek başlamış. 17 arkadaşını internet üzerinden e-yatırım yapmaya ikna ettikten sonra, Jack Ma kod yazma ile ilgili hiçbir bilgisi yokken, Alibaba şirketini kendi evinde kurmuş.

Kendisinin hayatını kısaca anlatan tüm bu sahneler, Ma için başarısızlığın, zafere giden yolda deneyimlenen doğal bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Zira kendisi düştüğü yerden adeta bir hacıyatmaz misali yeniden kalkmış, her zaman yeniden, başka bir yolla, vazgeçmeden denemiş. Hem de bunu yalnızca kendisi için değil, sosyal faydayı da gözeterek yapmış. 2014 yılında, 2.4 milyar dolarlık bağışta bulunarak Jack Ma Foundation’ı kuran Ma ve halk sağlığı alanında çalışmalar yapmaya başlamış. Çok yakın bir zaman önce ise emekli olduktan sonra yeniden öğretmenlik yapacağını şu sözlerle açıklıyor Ma; “Öğretmenliğe geri dönmeyi istiyorum çünkü yaptığım şey beni çok heyecanlandırıyor. Dünya büyük ve ben hala gencim, bu yüzden yeni şeyler denemek istiyorum. Ya yeni rüyaları gerçeğe dönüştürürsem“.

Jack Ma’nin hayatı, umutsuzluk bilmeyen bir hayalperestin gerçek yaşam öyküsü. Jack Ma cesaretini, yenilgi ile kurduğu alışılmamış ilişkiden alıyor; ondan korkmuyor. Başarısını bilgisine değil, bilgiyi işleyiş biçimine borçlu. Bu genellikle okullarda -ne yazık ki- öğrenmediğimiz, fakat öğretilebilir bir meziyet. O sebeple, yazının başında da belirtildiği üzere, Ma’nın bizlere öğüdü entelektüel bilgiye gösterdiğimiz ilgiyi karakter gelişimine de yöneltmemiz ve böylelikle yeni nesli erdemlerini geliştirmeleri için desteklememiz yönünde. Çünkü öğrenciyi bir bütün olarak görüp, aklı ve kalbi eş zamanlı eğiten bir metodoloji yalnızca daha huzurlu bir nesil yaratmaz, buna ek olarak Ma gibi nice öğrencilerin eğitim kurumlarının kapısından döndürülmediği bir eğitim sistemi kurgular. Özellikle de yapay zekâ ile ilgili karamsar senaryolar bombardımanına tutulduğumuz bugünlerde, yeni jenerasyonunun “insani” özelliklerini besleyerek onları makinalardan ayrıştırmayı salık veren bu sözlere kulak vermemiz önemli. Dolayısıyla çok gecikmeden, her daim akıllarını kullanmalarını öğütlediğimiz yeni kuşağın, hiçbir makinada bulunmayan yönlerini, yani kalplerini kullanabilmeleri için ortam hazırlamalıyız. Zira, Ma’nın dediği gibi, yarına kalabilenler ikisini de kullanabilenler olacak; bunu başaranlar ise hem kendisine hem çevresine fayda sağlayacak.

KAYNAK: EĞİTİMPEDİA

Canlı Sohbet
Canlı Sohbet
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Bağlanıyor...
Üzgünüz, şimdilik çevrimiçi değiliz. Bir mesaj bırakın, size geri döneceğiz
Üzgünüz, şimdilik meşgulüz. Bir mesaj bırakın, size geri döneceğiz
:
:
:
Merhaba.
:
:
Canlı sohbet sona erdi
Was this conversation useful? Vote this chat session.
Good Bad