Anne-Baba Okulu Okuyalım

Helikopter ebevyenlik kavramı son zamanlarda pek çok kitapta ya da makalede karşımıza çıkıyor. Stanford eski dekanı Julie Lythcott-Haims’in Bir Yetişkin Yetiştirmek adlı kitabından, Jonathan Gibralter’in anne babalara, fakülteye yeni başlamış çocuklarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmeleri için ipuçları verdiği makalesine kadar eğitimciler anne babalara çocuklarıyla nasıl sağlıklı bir ilişki kurabilecekleri konusunda tavsiyelerde bulunuyor.

Wells College’ın başındaki Gibralter makalesinde şunları belirtiyor:

“Anne babalar çocuklarının çalışma alışkanlıklarını, eskisine göre artan zorluklara göre ayarlamasına, hak ettikleri notları almak için çalışmalarına ve kendi seslerini bulmalarına izin vermek zorundalar. Yani anne babalar, çocukları bir sınavda en yüksek puanı almadı diye hocasını aramamalı, dekandan ya da müdürden not istememeli ya da çocuklarının ders ve hoca seçimine karışmamalılar.”

Bu fikirler üniversite öğrencilerinin anne babalarına yönelik olsa da, daha küçük yaştaki çocukların anne babaları için de geçerli oldukları düşünülebilir. Eğer amaç çocukların liseden sonraki hayatlarını anne babalarının sürekli desteği olmaksızın sürdürebilmeleriyse, sağlıklı davranış alışkanlıklarının 18 yaşından önce kazandırılması gerekiyor. Belki de anne babalara, çocuklarıyla sağlıklı ilişki kurabilmeleri için önerilerde bulunmanın en ideal zamanı, çocuklarının ilkokula başladığı zaman.

Anne babaların çoğu helikopter ebeveyn olmayı planlamaz ya da aşırı ebeveynlik yapmak istemez. Anne babalar çocuklarını tanır ve severler, her zaman onlar için en iyi olanını isterler. Çocuklarının güvende, mutlu ve başarılı olması için uğraşırlar. Çocuklarsa, davranışlarını belirleyecek alışkanlıkları ve değerleri, çocuklukları boyunca, ufak ufak anlarda onlara aktarılan beklentiler yoluyla öğrenirler.

Geçenlerde, bir maç izlerken altı yaşındaki bir oğlanın yaşadığı böyle ufak bir ana tanık oldum. Babası çocuğun ayakkabısının bağlı olmadığını fark etti.

“Daha iyi görmek için koşarak diğer tarafa geçeceğiz” dedi babası oğlana. “Ama gitmeden önce ayakkabılarını bağlaman gerek.”

Sonra baba kenara çekildi ve sabırla oğlunun ayakkabılarını bağlamasını bekledi. Ayakkabıları babanın bağlaması daha çabuk ve daha kolay olurdu ama o bunu yapmayarak oğlunun kendi ayakkabılarını kendisinin bağlamasına izin verdi.

Bir başka tanık olduğum ufak bir anda, iki çocuk parkta kavgaya tutuştular. “Önce ben buldum!” “Hayır, ben buldum!” Anneleri, olası bir fiziksel bir restleşmeye karşı onları dikkatle izliyordu. Çocuklar bir süre atıştıktan sonra kendi kendilerine bir çözüm bulup anlaştılar. Anne tetikteydi, her an müdahale etmeye hazırdı ama sorunu kendileri çözmesi için çocuklarına zaman tanıyarak onların gelişimlerine katkıda bulunmuş sağlamış oldu.

Yetişkinlerin geri çekilip küçük çocuklara sorunları tanımlayıp çözmeleri için zaman vermesi çocuklarının empati, problem çözme, yaratıcılık, azim, sebat ve sabır gibi önemli becerileri öğrenmelerine fırsat sağlar. Çocuklarına bu önemli becerileri geliştirmeleri için destek olup onlara fırsat tanırken çocuklarıyla sağlıklı ilişkiler geliştiren ebeveynlerin bir takım ortak özellikleri bulunuyor. Bu ebeveynler;

Çocuklarını dinliyorlar. Ebeveynler bir karşılık üretmeden önce çocuklarını dinlediklerinde çocuklarının kendi bakış açılarını geliştirmesini sağlıyorlar. Çocuklar bu şekilde kendi seslerinin bir değeri olduğunu ve kendilerini ifade edebileceklerini öğreniyor. Başka yetişkinler çocuklarıyla bir etkileşime girdiğinde bu ebeveynler çocuklarını kendileri karşılık vermeleri için cesaretlendiriyor. Onlar adına konuşmadan önce, çouklarının konuşup fikirlerini tamamlamasına izin vermek için çaba harcıyorlar.

Çocuklarına, “Bu sorunu çözmek için ne yapabilirsin?” diye soruyorlar. Bunun ardından, “Şu ana kadar ne yaptın? Ne işe yaradı, ne işe yaramadı?” soruları gelebilir. Bu yaklaşım çocukların çözüme ulaşmaları için bir ortam hazırlar. Ebeveynler, çocuklarının kendi problem çözme planlarını uygulamaları sırasında onlara yol göstererek, rol yapma oyunu oynayarak ve konuşup fikirlerini savunma konusunda çocuklarını yüreklendirerek onlara yardımcı olabilirler.

Bir problemi çözmeleri için çocuklarına zaman veriyorlar, hemen müdahale etmiyorlar. Çocuklar çoğu zaman, karşılaştıkları zorlukları kendi buldukları çözümlerle aşabilirler.

Öğretmenlere saygı duyup destek oluyorlar. Ebeveynler öğretmenlerin hedeflerinin ne olduğunu anlayıp, onların çocuklarla nasıl etkileşime girdiğini izlediklerinde çocuklarının bulunduğu sınıf düzeyinde ondan neler beklendiğini görebilirler. Veliler kendi çocuklarını çok iyi tanısalar da öğretmenler o yaş grubuyla ilgili olarak yılların tecrübesine sahip oldukları için bu çok değerli bir bilgidir. Öğretmenler ve çocuklarla ilgilenen diğer yetişkinler, ortak bir hedefe ulaşmak için çalışan ekip arkadaşlarıdır, düşman değillerdir.

Yenilgileri öğrenme fırsatı olarak görüp doğal sonuçların yaşanmasına izin veriyorlar. Başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları çocukluktan yaşlılığa kadar hayatın bir parçasıdır. Çocuklara, sevgi dolu ve onları destekleyen bir bağlamda, yenilgileriyle başa çıkmaları için fırsat tanınırsa, ilerideki yaşamlarında çok işlerine yarayacak beceriler geliştirirler. Bir çocuk bir kutu oyununda kaybettiğinde centilmenlikle ilgili bir şey öğrenebilir. Çocuklar takımdaki en iyi konuma alınmaz, ya da bir tiyatro oyununda başrole seçilmezlerse hayal kırıklığıyla başa çıkmayı öğrenebilir ve yeniden denemek için daha fazla çalışabilirler. Bir doğum gününü ya da oyunu kaçıran bir çocuk başkalarına karşı daha fazla empati diyabilir.

Kendi seslerini geliştirmeleri ve kendi öğrendiklerinin ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeleri için fırsat tanınan çocuklar zorluklarla başa çıkma konusunda donanımlı olurlar. Öte yandan çocuklar kaç yaşında olurlarsa olsunlar anne babalarının onlara sevgi, destek, cesaret, güven vermesine ihtiyaç duyar. Anne babaları onları sevip destek olur, daha da büyük şeyler yapmaları için yüreklendirirse çocuklar öğrenebilir, konuşabilir, seçim yapabilir, uygulayabilir, deneyebilir, başarısızlığa uğrayıp yeniden deneyebilir.

Kaynak: https://www.washingtonpost.com/news/parenting/wp/2016/10/07/five-ways-to-avoid-becoming-a-helicopter-parent/

Helikopter ebeveynler (çocuğunun üstüne çok düşen ve onun her yaptığını takip eden ebeveynler) kısa vadede çocuklarına çok yardımcı olabilirler. Spor ekipmanlarından bilim fuarı projelerine kadar her konuda çocuklarına yardım eden kişisel danışman rolüne bürünürler. Çocukları kramponlarını evde unuttuklarında kurtarıcıları; bir aktiviteden diğerine giderken ise onların şoförleri olurlar.

Bu tür desteğe sahip çocuklar, ufak bir rekabet avantajı elde edebilir. Anlaşılır bir durum: Tam zamanlı kişisel asistanı olan herkes, her şeyi kendi başına yapan kişiler karşısında başarı gösterebilir. Ancak, aşırı müdahaleci ebeveynlik uzun vadede çocukları kötü etkiler. Helikopter ebeveynlerle büyüyen çocuklar, ilerleyen zamanlarda, önceden elde ettikleri rekabet üstünlüklerini çabucak kaybederler.

Helikopter ebeveynliğin uzun vadede yarattığı etkileri inceleyen araştırmacılar, çocukların büyüdüklerinde yaşadıkları en büyük beş problemin şunlar olduğunu söylüyor:

  1. Daha fazla sağlık problemi yaşarlar.

2016’da Florida Eyalet Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, helikopter ebeveynlerin çocukları yetişkinliklerinde, diğerlerine göre daha fazla sağlık sorunu yaşıyor. Araştırmacılar çoğu çocuğun; ne zaman uyumaları, ne zaman egzersiz yapmaları ve ne yemeleri gerektiğini her zaman anne babaları söyledikleri için kendi sağlıklarıyla nasıl ilgileneceklerini öğrenemediklerini keşfettiler.

Müdahaleci ebeveynler, çocuklarının sağlığı hakkında genellikle gereğinden fazla endişelenir ve bu yüzden de onlara sık sık neler yapmaları gerektiğini söylerler. Çalışmalar, bu sürekli hatırlatıcıların yokluğunda çocukların kendi vücutlarına bakamadıklarını ortaya çıkarıyor.

  1. Her şeye hakları olduğunu düşünürler.

Helikopter ebeveynler çocuklarının üstüne öyle titrerler ki, onlar da evrenin merkezi oldukları fikrine kapılmadan edemezler. Bu “herkesten özel” olma düşüncesi, 18 yaşına girdiklerinde bir anda kaybolup gitmez. Arizona Üniversitesi’nden bazı araştırmacılar, helikopter çocukların her şeye hakları olduğunu düşünerek büyüdüklerini söylüyorlar. “En iyisini istiyorum çünkü buna değerim” ve “Benim gibi insanlar ara sıra mola vermeyi hak ediyor” gibi ifadelere katılma ihtimalleri diğer çocuklara göre daha yüksek.

Başka çalışmalar bu üstünlük hissinin, hayatta sürekli hayal kırıklığı ve acı çekme durumları ile bağlantılı olduğunu öne sürüyor.

  1. Duygusal sorunlar yaşarlar.

Ebeveynleri bunu onlar için zaten yaptıkları için helikopter çocuklar duygularını kontrol etmeyi öğrenemeden büyür. Çünkü üzüldüklerinde ebeveynleri onları neşelendirirdi ve kızgın olduklarında yine ebeveynleri yatıştırırdı onları.

Duygularını kontrol etmedeki beceri eksiklikleri, çocuklar yuvalarını terk ettiklerinde büyük bir sorun haline gelir. Mary Washington Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından 2013’te yapılan bir çalışma, helikopter ebeveynler tarafından yetiştirilen üniversite öğrencilerinin depresyona daha meyilli olduğunu ve bu kişilerin genel olarak hayatlarından tatmin olmadıklarını gösteriyor.

  1. İlaç kullanımına yönelirler.

Helikopter çocuklar rahatlarının bozulmasına ve bunu hoş görmeye alışık değildir.  Ebeveynleri onları acı çekmekten hep korudu ve güçlüklerle başa çıkmalarına gerek kalmadı. Üstelik hemen hoşnut edilmeye da alışıklar. Bu durum, hızlıca ilaca yönelmelerinin nedenini açıklıyor: Acıları dinsin ve bu hemen şimdi olsun isterler.

Chattanooga’daki Tennessee Üniversitesi’nde 2011 yılında yapılan başka bir araştırma ise, ebeveynleri etraflarında sürekli dolanan öğrencilerin, depresyon ve anksiyete karşıtı ilaç kullanmalarının daha olası olduğunu buldu. Aynı zamanda bu öğrencilerin, dinlenme/eğlenme amaçlı ağrı kesici alma ihtimalleri daha yüksek çıktı.

  1. Otokontrol becerileri yoktur.

Helikopter çocukların büyürken diğer çocuklar kadar boş vakitleri olmaz. Çevreleri genellikle sınırlıdır, zamanları ise dikkatle düzenlenmiştir. Kendi hayatlarını idare etmeyi uygulama şansına sahip olamadıkları için, hedeflerine ulaşma yolunda ihtiyaç duydukları becerileri eksik kalır. Colorado Üniversitesi’nde 2014 yılında yapılan bir çalışmaya göre, helikopter ebeveynlerle büyümüş yetişkinlerin başarılı olmak için gereken zihinsel kontrol ve motivasyona sahip olma ihtimalleri daha düşük.

Başka çalışmalar da benzer sonuçlar elde etti: Bu tür çocuklar işlerini erteleme eğiliminde ve başarı için gereken girişimci ruh ile motivasyondan yoksun oluyorlar.

Çocuklarınızın Üstüne Düşme Eğiliminizi Kontrol Edin

Helikopter ebeveynlerin niyeti, çocuklarının başarılı olmalarına yardımcı olmaktır ancak en nihayetinde, çocukların üstüne çok düşmek onları, maksimum potansiyellerini gerçekleştirmek için ihtiyaç duydukları zihinsel güçten mahrum bırakır. Hata yapmalarına, başarısız olmalarına göz yummak; sorunlarını kendileri çözsün diye onlara fırsat tanımak için tabii ki ebeveynlerin de zihnen güçlü olmaları gerekir. Dolayısıyla, kendi zihninizi geliştirmeye çalışmanız oldukça önemlidir. Bu sayede çocuklarınızın sağlıklı, sorumluluk sahibi birer yetişkin olmaları için ihtiyaç duydukları becerileri kazanmalarında onlara yardımcı olabilirsiniz.

Çeviri: Zeynep Topal

Çocuğunuzun kaba biri olduğundan endişe duyduğunuz oldu mu hiç? Ya da sizin zorunuz olmadan bir teşekkür etmesini dilediğiniz? Empati, çocuklarda geliştirilebilir ve teşvik edilebilir bir beceridir. Eğitimpedia’da yazılarına yer verdiğimiz psikiyatrist Daniel Siegel ve sosyal hizmetler uzmanı ve psikoterapist  Tina Payne Bryson bunu nasıl yapabileceğinizi açıklıyor.

Yeni yürümeye başlayan çocuğunuz başınıza bir oyuncakla vurduğunda ve canınız gözle görülür bir biçimde yanmasına rağmen gülmeye başladığında, büyüdüğünde şefkatli ve empati becerisi yüksek birine dönüşeceğini hayal etmek oldukça zor olabilir. Ya da beş yaşındaki çocuğunuz pelerinini giyerek evdeki herkesten yaptığı işi bırakmasını ve asla bitmek bilmeyen sihirbazlık gösterisinin izlenmesini talep ettiğinde (gösteri bitene kadar tuvalete bile gidemezsiniz!), onun bu benmerkezciliği başkalarını düşünen biri haline gelip gelemeyeceği konusunda kaygılandırabilir sizi.

Beynin empatiden sorumlu kısmının küçük çocuklarda henüz yeterince gelişmemiştir.

16 yaşında, tipik çocuk davranışları sergileyen ve birçok yönden çoğu ergenle aynı sorunlara ve bencilliğe sahip bir oğlan tanıyoruz, ona Devin diyelim. Bazen mantıksız kararlar verebiliyor ve zaman zaman kız kardeşine kaba davranışlarda bulunuyor. Ancak genellikle, sürekli olarak bencilliğini bastırma becerisi göstermekle birlikte şefkatli ve düşünceli davranışlar sergiliyor. Yakın zamanda babasının doğum günüydü ve Devin bu özel günde babasıyla birlikte olabilmek için arkadaşlarıyla önceden kararlaştırdığı bir planını iptal etmeyi teklif etti. Ayrıca düzenli olarak büyükanne ve büyükbabasına sarılıyor ve otobüs yolculukları sırasında diğer insanlara kendiliğinden yer veriyor.

Devin’in doğuştan empati yeteneğine sahip insanlardan biri olduğunu varsayabilirsiniz. Ancak yanılmış olursunuz. Devin küçükken, ailesi onun hakkında epey endişeleniyordu çünkü ortaokula başlamak üzere olan bir ilkokul öğrencisiyken bile başkalarının duygularını önemsemeye ve bakış açılarını anlamaya doğuştan bir yeteneği olduğuna dair çok az gösterge vardı. Doğum günü pastasının ilk, pizzanın ise kalan son dilimini hep Devin kapardı. Başkası üzüldüğünde bunu umursamazdı ve açıkçası, kız kardeşine ve bazen de okuldaki arkadaşlarına zorbalık yapardı.

Ebeveynlerin çoğu, çocuklarında bencil özellikler gördüğü zaman telaşa kapılıyor. Bize bu kaygılarından bahsettiklerinde, onlara beynin empatiden sorumlu kısmının küçük çocuklarda henüz yeterince gelişmediğini hatırlatıyoruz. Empati ve insanları önemseme, öğrenilen becerilerdir. Ebeveynleri, çocuklarında şu anda gözlemledikleri bencil davranışları genellememeleri gerektiği konusunda uyarıyoruz. Doğrusu, çocukların önce kendilerini düşünmeleri gelişimsel olarak tipik bir davranıştır ve onlara hayatta kalmak için daha iyi bir şans verir.

Size önemli bir gerçeği hatırlatalım: Ebeveyn olarak yapmanız gereken tek şey, “şu an”a odaklanmak.

Evet, çocuğunuzun ömrü boyunca kullanacağı becerileri geliştiriyorsunuz. Ama bunu şu anda yapıyorsunuz – tam olarak şu anda. Yani, şu anki deneyimlerinizin çocuğunuzun on beş ya da yirmi yaşında nasıl biri olacağı konusunda sizi endişelendirmesine izin vermek zorunda değilsiniz, çünkü o zamana kadar bir sürü gelişme yaşanacak. Biz gelişim alanını titizlikle incelemiş uzmanlar olmamıza rağmen, kendi çocuklarımızın aylar hatta haftalar içinde gösterdikleri gelişime şaşırıyoruz. Bu yüzden herhangi bir aşamanın – bencillik, uyku problemleri, ödev yapmamak vb. – sonsuza dek süreceği konusunda endişe duymayın. Kızınız üniversiteye giderken hala arkadaşlarını ısırıyor olmayacak (Öyle olursa, muhtemelen bizi aramanız gerekir). Yarıyıllar veya mevsimler gibi daha küçük zaman aralıklarında düşünün. Bu aşamayı atlatması için çocuğunuza birkaç ay zaman tanıyın ve siz onu sevdiğiniz, yönlendirdiğiniz; ona öğrettiğiniz ve sürekli destek olduğunuz sürece bunu aşacağını ve gelişmek için ihtiyaç duyduğu becerileri öğreneceğini bilin.

Ebeveynlerimize verdiğimiz en umut verici mesajlardan biri şu: Çocuklarımızın geliştirmesine yardımcı olmak istediğimiz beceriler, gündelik etkileşimler sırasında oluşuyor. Ebeveynlik görevinin en önemli kısmı çocuklarımızla ciddi, anlamlı konuşmalar yapmakla hallolmuyor; aynı zamanda onlarla oynamamız, kitap okumamız, tartışmamız, şakalaşmamız ve beraber vakit geçirmemiz gerekiyor.

Empati söz konusu olduğunda, “Şuna daha fazla önem vermelisin, çünkü…” diye başlayan nutuklar nadiren uzun süreli etki bırakmayı başarır.

Başkalarını dinlemenin, onların düşüncelerini ve bakış açılarını dikkate almanın ve onlara değer vermenin ne demek olduğuna dair sizin oluşturduğunuz örnek çok daha güçlü etkiler yaratacaktır. Böyle bir örnek, özellikle de zor zamanlarında onlara karşı gösterdiğiniz şefkat, çocuklarınızın empati kapasitesini geliştirmelerine yardımcı olacaktır. Çevrenizdeki insanlar için endişelenmeye sarf ettiğiniz çaba ve başkalarının ihtiyaçlarına karşı sahip olduğunuz farkındalık sayesinde çocuklarınız işlerin bu şekilde yürüdüğünü varsayacak ve empati, dünyaya yaklaşımlarının doğal bir parçası haline gelecektir.

Devin’in ebeveynleri, dikkatini diğer insanların deneyimlerine ve düşüncelerine vermesi ve başkalarının duygularını dikkate almasına yardımcı olmak için zaman harcadı. Ona kitap okurken ve birlikte film izlerken karakterlerin nasıl hissettikleriyle ilgili birçok soru sordular. Karakterlerin duygularına ve motivasyonlarına dair farkındalık yaratarak kendi dünyasından çıkmasına ve kitap sayfalarındaki ya da ekranlardaki insanların da kendininkinden çok farklı çıkarları ve düşünceleri olduğunu fark etmesine yardımcı oldular.

Bundan sonra, gerçek insanlar hakkında benzer sorular sormak oldukça kolay hale geldi. Örneğin, “Bayan Azizi bugün derste biraz üzgün görünüyordu, değil mi? Sabah okuldan önce ona ne olduğunu merak ettim,” diyebildiler. Günlük etkileşimler sırasında basit konuşmalar yapmak ve “Sence Ashley bugün neden üzgün? Ona nasıl yardım edebiliriz?” gibi basit sorular sormak, anlayış, gelişmiş ahlak algısı ve başkalarının düşünceleriyle ilgili daha fazla farkındalık için temel oluşturmaya yardımcı olur.

Negatif duyguları yaşamaya izin vermek

Devin’in empati becerisini geliştirmesine yardımcı olmak için ebeveynlerinin verdiği bir başka karar da kendi negatif duygularını yaşamasına izin vermek oldu. Fazla korumacı ebeveynlere sahip çocuklar, genellikle negatif duyguların deneyimlenmesiyle açığa çıkan empati becerisinin gelişimini tamamlayamıyor. Ebeveynleri Devin’in dikkatini negatif duygularından uzaklaştırmaya veya durumu düzeltmeye çalışmak yerine onun üzgün, öfkeli ya da hayal kırıklığına uğramış hissetmesine her izin verdiğinde Devin’in empati potansiyeli arttı. Çünkü bu sayede, yaşadığı zorluklar başkalarının acılarını anlamak ve tanımlamak için bir fırsat haline gelmiş oldu. Ebeveynleri Devin’i üzgünken de desteklediler elbette, ancak onun dikkatini dağıtmadılar ya da hislerini reddetmediler.

Bunu, Devin daha küçük yaştayken büyükannesi gidiyor diye ağladığında aklını üzüntüsünden uzaklaştırmak için ona kurabiye vermek yerine ona birkaç dakika daha sarılarak yapıyorlardı. Devin’in büyüdükçe daha büyük hayal kırıklıklarıyla yüzleşmesi gerekti doğal olarak. Ortaokul gezisinde iki arkadaşının onu yalnız bırakması sonucu otobüste tek başına oturmak zorunda kaldığı zamanki gibi. Bu sefer de ebeveynlerinin, okuldaki herkesin ondan nefret ettiği ve sonsuza dek arkadaşı olmayacağı ile ilgili korkularını dinlemeleri gerekmişti. Böyle zamanlarda, ebeveynleri onu bir an önce mutlu etmek ve önerilerde bulunmak istiyorlardı aslında, ama bunun yerine onu sevgiyle dinlemeye ve duygusal acının nasıl hissettirdiğini deneyimlemesine izin vermeye gayret ettiler. Kendini ifade ettikten ve deneyimiyle ilgili konuşmaya hazır hale geldikten sonra bu problemi nasıl çözecekleri üzerine konuşmaya ve olayla ilgili daha fazla soru sormaya başladılar. Ancak her seferinde, önce duygularını yaşamasına müsaade ettiler.

Empati hakkında ne kadar çok düşünür ve onu ne kadar çok uygularsak, empati becerimiz de o kadar gelişir.

2016 yılında öğretmenlerle yapılan bir araştırma bu düşünceyi destekliyor. Kaliforniya’daki beş farklı ortaokuldan bir grup öğretmenden, birkaç ay arayla öğrencilerin “yaramazlıklarının” altında yatan sebepleri (ergenler arasındaki zorlayıcı toplumsal dinamikler, vücutlarında ve beyinlerinde gerçekleşen biyolojik ve hormonsal değişimler gibi) belirtmelerini gerektiren iki ayrı online anketi tamamlamaları istendi. Öğretmenler araştırma hakkında bilgi sahibi olduktan sonra akademik başarı ile güvenli, öğrenciyi önemseyen ve saygılı bir eğitim ortamı arasındaki bağlantıyı gösteren öğrenci hikâyelerini dinlediler. Anketler, öğrencilerin duygu ve davranışlarının, öğretmenleri tarafından önemsendikleri ve değerli görüldükleri takdirde geliştiğini vurguladı.

Muhtemelen sonuçları tahmin edebilirsiniz. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında – ırk, cinsiyet, aile geliri ve hatta öğrencilerin başlarını ne sıklıkta derde soktukları önemli olmaksızın – öğretmenlerden öğrencilerinin deneyimleriyle ilgili düşünmeleri istendiğinde uzaklaştırma verilme oranı düştü. Hatta, bu “empati eğitimi”ne katılan öğretmenlerin öğrencilerinin uzaklaştırma alma ihtimali yarı yarıya indi. Özellikle de, uzaklaştırmaların kronik işsizlik ve hapis cezası gibi çok ciddi negatif sonuçlara yol açtığını göz önünde bulundurduğunuzda bu değişim çok daha önemli bir hale geliyor.

Çok sayıda bilimsel çalışma, yalnızca çocuklarda değil, yetişkinlerde de empatinin ne kadar güçlü bir özellik olduğunu gösteriyor. Empati, her birimizin sadece bir “ben” değil, birbirine bağlı bir “biz”in parçası olduğumuzu hatırlamamıza olanak sağlıyor. Bu birleşimi benimsemek, başkalarını önemsememize ve bunun yanı sıra hayatımızı anlamlı, etkileşimli ve daha büyük bir şeyin parçası olarak yaşamamıza imkan veren tamamlanmış bir kişilik oluşturmamıza yardımcı oluyor.

Çocukları sevgi yumağına sarıp, başarısızlıklarının önünde kalkan olmanın maliyeti ne? Psikolojik bağışıklık sistemi gelişmiş ve hayatla mücadeleye hazır çocuklar yetiştirmek için atılacak adımlar nedir?  Aile sofraları ve tatiller nasıl önemli birer fırsat olarak kullanılabilir? Çocuğunuzun iç huzuruyla yaşaması için ne yapmak ve nelerden kaçınmak uygundur?

* * *

Devam eden ve sonuçlanmayan bir toplantıya ara verip öğle yemeğine çıkmak ya da bir sandviç söyleyip toplantıya devam etmek…

Hangi seçeneği tercih ederdiniz?

Bu, sıradan ve basit bir karar gibi gözükebilir, oysa neyi tercih ettiğiniz sahip olduğunuz değerlerle ilgili. Zira fark etsek de etmesek de sadece önemli olan değil, her gün verdiğimiz onlarca önemsiz kararın arkasında da davranışlarımızın nedeni olan değerler var.

Değerlerimiz nasıl ve ne zaman oluşuyor?

Davranışlarımızın pusulası olan değerler sistemimiz, hayatımızın iki kritik döneminde oluşmaya başlar. Birinci dönem, çocuğun bütünüyle ailenin etki alanında olduğu 4-8 yaş dönemidir. Henüz soyutlama yeteneğine sahip olmayan bu yaştaki çocuklar, soyut kavramlar olan değerleri anne-babasını ve çevresindekileri taklit ederek hayata yansıtırlar. Ritüelleri taklit yoluyla uygularlar. Büyükleri namaz kılıyorsa namaz kılar, babasının tuttuğu takımın renklerini giyer (ya da giydirilir), anlamasa da takımın galibiyetlere sevinir veya üzülürler.

Değerlerin oluşmasında ikinci kritik dönem de, çocuğun ailenin etki alanından çıkıp, akran etki alanına girdiği 12-16 yaş dönemidir. Ergenliğe eriştiği bu dönemde, soyutlama olgunluğuna da erişen genç, değerleri içselleştirir.

Fakat buradaki püf nokta şudur; birinci dönemde değerler sağlam ve güçlü bir şekilde kazandırılırsa, ergenlik döneminde kısa süreli ve küçük savrulma ve sarsıntılar olsa bile genç birey, ailesinin sosyal, dini, politik ve ahlaki değerlerini benimser.

Özetle, çocuğun aile hayatında elde edebileceği en büyük kazanım, ailenin idealindeki değerleri benimsemesidir. Hemen her aile çocuğunun doğru, dürüst ve iyi ahlaklı olmasını ister ancak bu özellikler sözle anlatarak ve kendiliğinden olmaz; ailenin önem verdiği konular, çocuğun yaşam boyu sahipleneceği değerlerin kozasını oluşturur.

Çocuklar “başarı kavramıyla” nasıl zehirlenir?

İşte tam bu noktada birçok ailenin farkında bile olmadan yaptığı bir hata var: Çocukları, küçük yaştan başlayarak başarı kavramıyla zehirlemek.

Akşam sofralarının sohbet konuları genellikle ödevler, sınavda alınan sonuçlar ve çocuğun performansının sınıf, okul, il ve ülke performansıyla kıyaslanmasına dayanıyor. Bunun doğal sonucu olarak da çocukta kendi kıymetini akademik ya da rekabete dayalı alanlardaki başarısının oranıyla ölçtüğü bir zihniyet gelişiyor.

Çocuk başarılı olduğunda, “iyi, doğru, değerli ve yakışıklı/güzel” olacağına inanıyor. Oysa başarısızlık hayatın en doğal parçası. Bir başka ifadeyle “her faninin başarısızlığı tatması kaçınılmazdır.” Hiç başarısız olmadığını söyleyen kişi, eğer yalan söylemiyorsa, sınırlarını hiç zorlamamış ve konfor alanının dışına hiç çıkmamış, hiç güçlük yaşamamış ve sahip oldukları kendisine sunulmuş demektir. Başarısızlık insanı olgunlaştırır, derinlik kazandırır, bilgelik yolunda geliştirir ve empati duymasını sağlar. Başarısızlık insana sınırlarını nereye kadar zorlaması gerektiğini gösterir.

Başarılı olduğu zaman kendisini değerli hisseden çocuk, başarısız olduğu zaman olumsuz duygularını yönetmekte zorlanır ve değersiz olduğunu kabul etmekte zorlanır. Bunun sonucunda da, başarısızlığının nedenini kendi dışında aramaya yönelir (öğretmen öğretmediği yerlerden sordu), çok kolay yalan söyler ve fırsat varsa da hile yapar (hak etmediğine el uzatır, örneğin kopya çeker). Akademik başarısına odaklanan ailesinin arada verdiği iyi, doğru ve dürüst olmak yönündeki nasihatlerin hiçbir anlamı yoktur.

Değerler bedel ödetir

Değerler, kişiler için hazzından ve menfaatinden vazgeçmeyi gerektirir; hayatı zorlaştırır, çözümleri güçleştirir, maliyeti artırır. Çoğu zaman da can sıkıcıdır fakat karşılığında uzun vadede itibar, saygınlık ve güvenilirlik kazandırır. İç huzuru ile yaşamaya imkân verir. Bunun gerçekleşmesi için ise vicdana yatırım yapılması gerekir.

Eğer çocuk değerinin sadece ve sadece başarıyla ölçüldüğü inancıyla yetiştirilir, vicdan gelişimine sistemli olarak yatırım yapılmazsa, zorlandığı durumlarda kolay olan kestirme yolu seçer ve bunun için kendisini rahatlatacak bir bahane bulur. Zira her insanın içinde hem elindeki imkânlardan kolay yoldan yararlanmak, hem de aynaya baktığı zaman kendisini saygıdeğer biri olarak görme eğilimi vardır.

 

Kıymetli bir deneyim olarak başarısızlık

Başarısızlığın ayıp, kötü ve yanlış olduğu inancından çocukları uzak tutmak gerekir çünkü başarısızlık değerli bir deneyimdir. Önemli olan, “bu deneyimden ne öğrendin?” sorusuna kişinin etki alanından bir çözüm bulması ve alternatif davranış geliştirmesidir. Bunu sağlamak için çocuklara, başarısızlığın gelişme yolunda bir fırsat olduğu anlatılmalıdır. Zira başarısızlık ve o başarısızlıkla ilgili gerçekçi bir geri bildirim, gelişim yolundaki en değerli fırsattır çünkü “Geri bildirim şampiyonların kahvaltısıdır.”

Günümüzde çocuklarımızın önemli bir bölümü çok iyi besleniyor ancak fazlasıyla sevgi dolu aileleri onları bu değerli geri bildirim gıdasından yoksun bırakıyor. Bu da gençlerin psikolojik bağışıklık sisteminin yeteri kadar gelişmemesine neden oluyor ve onları hayatın doğal güçlükleriyle mücadele edecek donanımdan yoksun bırakıyor.

Çözüm nerede?

Çocuklara aile değerlerinin kazandırılacağı çok önemli iki zemin var.

Bunların birincisi, aile üyelerinin toplandığı akşam sofraları ve hafta sonu kahvaltılarıdır. Bu tür bir anlayış değişikliği için atılabilecek dev adımın başlangıcı da ilgiyi televizyon haberleri ve sosyal medyadaki gelişmelerden uzaklaştırmak; çocuğun ödev, ders ve sınav sonuçları konuşulsa bile, bu meselelerin her daim sohbetin ağırlıklı konusu olmasına izin vermemek olabilir. Çocuğun akademik gelişimi ile ilgili konuşmaların yanı sıra haftada birkaç defa şu soruların gündemi oluşturması ve çocuğun da konuşmaya dahil edildiği bir sohbette şu soruların sorulması yararlı olur:

“Bugün/bu hafta kime yardım ettin?”
“Kimden yardım istedin?” (Yardım istemek zayıflık değil güçlülüktür, yardım isterseniz sizden yardım isterler)
“Bu hafta hangi arkadaşının başarısına katkıda bulundun? “
“Sahip olduğun için kendini şanslı ve ayrıcalıklı hissettiğin neler var?”
“Bunların varlığı hayatını nasıl etkiliyor, yokluğu nasıl etkilerdi?”
“Senden daha az şanslı insanlar için ne yapmayı düşünüyorsun?” (Suriyeliler, imkânları dar olan okullardaki öğrenciler)

Bu ve benzeri sorularla düzenli olarak karşılaşmak, çocuğun dünya görüşünde ve hayata bakışında büyük fark yaratır. Böylece dünyada sadece kendisinin var olmadığını, çevresindeki insanların ve kurulu sistemin onun ihtiyaçlarını karşılamak için bir araç olmadığını anlamasına yardım eder. Kendisinden daha az şanslı insanlara karşı borçlu hissetmesine ve en önemlisi “vicdan” geliştirmesine yardımcı olur.

Enerjimizi nereye koyarsak hayat orada gelişir

Anne ve babaları çocuklara “iyi ol, doğru ve dürüst ol” diye nasihat ettikleri için onların bu özellikleri kazanmalarını beklemek gerçekçi değildir. Çocukların vicdanlarının temelinin atılacağı dönemde, en çok önem verilen şey, başkalarının önüne geçerek başarılı olmalarıysa, onlar da vicdanı gelişmemiş yetişkinler olarak, umutsuzca başarı alanında mücadele ederek yaşarlar.

Aile sofraları dışında, ergenlik dönemine kadar ve ergenliğin ilk yıllarında çocuklara değerlerin kazandırılacağı ikinci zemin de, ailenin birlikte yapacağı tatillerdir. Nasıl ve nerede yapılırlarsa yapılsınlar, tatiller anne ve babanın gündelik hayat sorumluluklarından bir ölçüde uzakta, çocuğun iç dünyasına odaklanmasına imkân verecek fırsatlardır. Ancak ne yazık ki birçok aile tatilini, çocukları kendininkiyle yaşıt olan arkadaşlarıyla birlikte geçirerek bu önemli fırsattan yararlanmıyor. Böylece tatiller çocukların da yetişkinlerin de kendi dünyalarında yaşadığı bir hal alıyor. Bu da çocuğun dünyasına girme, onun zihnini meşgul eden konular konusunda derinlemesine sorular sorarak onu konuşturma fırsatının kaçırılmasına neden oluyor.

Vicdan azap vermek için vardır

Eğer bir yetişkin, eyleminin doğru olup olmadığını düşünüyorsa, büyük bir ihtimalle doğru değildir. “Herkes neler yapıyor, benimki de bir şey mi?” düşüncesi, kişinin vicdanının sesini susturmak için bulduğu bir savunma mekanizmasıdır. Vicdan azap vermiyor ve rahatlatıyorsa, kişi uygunsuz eylemine kılıf uyduruyor demektir. Aydınlar da toplumun vicdanıdır. Topluma azap vermeleri, toplumun canını sıkmaları ve onu düşündürmeleri gerekir. Topluma azap vermeyen, toplumdaki baskın düşünceden farklı görüştekilerle empati kurulmasına aracılık etmeyen kişilere aydın denmez.

Özetle, vicdan içimizdeki yargıçtır. “Eylemimi kimse bilmese de ben bileceğim”, “Eylemimi anne ve babama, eşime ve çocuklarıma çekinmeden söyleyebilir miyim?”, “Eylemimi beni yetiştiren ilkokul öğretmenim duysa ne der?”, “Çocukluğumu veya gençliğimi geçirdiğim kasabanın gazetesi bu eylemimi yazsa, beni tanıyanlar ne düşünür?” sorularına verilecek cevaplar kişinin pusulasının doğru istikameti göstermesine yardımcı olur.

Unutmamak gerekir ki, bir düşünürün dediği gibi, “İnsanları ahlak yönünden eğitmeden (vicdanını geliştirmeden) eğitmek, toplumun başına bela etmektir”.

Son söz

Bir değere sahip olup olmadığımızı anlamanın en kestirme yolu, bu değer için ödediğimiz veya ödemeyi göze aldığımız bedeldir, çünkü “hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir”

KAYNAK: Prof. Dr. Acar Baltaş

ÇOCUKLARINI büyütürken bakıcılara emanet ediyor, bir müzik aleti çalması için müzisyen tutuyor, spor için bir spor hocası ayarlıyor, ders çalışması ve yol haritası için ‘koç’tan destek alıyor. İyi bir gelecek için iyi okulları eğitim danışmanları seçiyor ve planları onlar yapıyor. İşte yeni çağın zengin ailelerinin yeni tanımı ‘taşeron ebeveynler’. Bu tanımı yapan göç ve eğitim sosyolojisi alanında çalışan Dr. Çetin Çelik. Doktorasını 2012’de Bremen Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde tamamladıktan sonra Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde görev yapan Çelik, 2015-2018 yılları arasında TÜBİTAK, 3501 Genç Kariyer Fonu ile yürüttüğü “Toplumsal Sınıfın Sosyal Sermaye Yoluyla Okul Başarısına Etkisi: Aile-Okul İlişkileri” konulu çalışması aile yapılarını kapsıyor. Yakında bulguları İngilizce ve Türkçe bir kitap halinde yayınlanacak olan araştırmada kuşkusuz en dikkat çeken aile yapısı ‘taşeron ebeveynlik’.

ÖZEL OKUL VELİLERİNİN YOL HARİTASI İNCELENİYOR

İstanbul’da yaşayan özel okul velilerinin yol haritasını inceleyen Çelik, ailelerin sosyal ve kültürel sermaye olarak hangi ebeveynlik modeline denk düştüğünün izlerini araştırıyor. Saha tecrübelerindeki gözlemlere dayanarak okul-veli arası ilişkilerin dinamiklerini bulmaya çalışıyor. Veri topladığı okulları, o okuldaki öğrencilerin ebeveynlerinin gelir ve eğitim düzeyine göre alt, orta ve üst sosyoekonomik gruplara ayıran Çelik, her bir gruptaki ailelerin çocuklarının okulda başarılı olması için farklı stratejiler geliştirdiğini iddia ediyor.

VELİLER KENDİSİ GİBİ YETİŞTİRECEK OKULA VERİYORLAR

Üst sosyoekonomik gruptaki ebeveynlerin stratejilerini ‘taşeron ebeveynlik’ olarak tanımlayan Dr. Çelik, bu stratejiyi şöyle tanımlıyor:

Bu grup hem geliri hem de eğitimi yüksek olan velilerden oluşuyor. Bu gruptaki veliler genelde yurtdışından diplomalı, yurtiçinde ise Boğaziçi, ODTÜ gibi üniversite mezunları. Çocuklarının en az iki dil bilmesini ve bir dünya vatandaşı olarak yetişmesini arzuluyorlar. Gelirleri yüksek olduğu için kendi hayat tarzlarına ve hedeflerine benzer eğitim tarzları ve vizyonları olan pahalı özel okullara çocuklarını kayıt ettirebiliyor ve onların dünya vatandaşı olma hedefine yürümesi için gerekli olan eğitimi okul ve okuldaki uzmanlara bırakıyorlar. İşte biz buna taşeron ebeveynlik diyoruz. Çünkü veli adeta onu kendisi gibi yetiştirecek bir okula vererek kafasını rahatlatıyor. Bu gruptaki veliler devlet okullarına mahkûm olmamanın, ekonomik güçle her türlü özel ders desteğine ve yurtdışı eğitime ulaşmanın konforunu yaşıyorlar.

ÇOCUĞU KİŞİ VE KURUMLARA DEVREDİYORLAR

Çocuklarını gönderecekleri okulları daha küçük yaştan itibaren seçiyorlar. Sosyoekonomik açıdan üst veli grubunda olan bu aileler ekonomik kaynakları ile çocuğun kültürel sermaye oluşturmasını taşeron kişi ve kurumlara devredebiliyorlar. Okul çocuğun spor, müzik gibi gerekli olan faaliyetlerini yerine getirmeyi üstleniyor. Ücretli tutulan öğretmen ve uzmanlar özel dersler yoluyla çocukların kültürel sermaye donanımlarını zenginleştiriyor. Gelecek endişesi uzman kişi ya da kurumlarca azaltılıyor. Bu kişi ve kurumlar bir nevi taşeron ebeveynlik hizmeti veriyor. Ancak bu düzeydeki bir mutsuzluk kaynağı ulusaldan ziyade küresel rekabet ortamına çocukların uluslararası sertifikalar, eğitim programları ile eklemlenmesinden doğabiliyor. Bu tarihsel olarak yeni bir fenomen, üst sınıfın kültürel sermayesi artık ulusal sınırlar içerisinde toplanabilen sermaye ile değil küresel bir eğitim ile ölçülüyor.

‘PROJE ÇOCUK’ OLGUSU

Uluslararası kurumlar, eğitim koçları gibi unsurlar ebeveynlerin çocuklarına ‘proje çocuk’ olgusu ile yaklaşmasına neden olabiliyor. Taşeron aileliği taşeron tanımından hareketle isimlendiriyoruz. Çünkü taşeronluk, büyük bir işi yapmayı üstlenen bir üstenciden iş alan, işin herhangi bir bölümünü onun hesabına yapan ikinci, üstenci demektir. Bizim çalışmamızda da üst gelir grubundaki aileler ile çocuklarını gönderdikleri okul arasındaki kültür ve amaç birliğinden ötürü çocuklarının dünya vatandaşı olarak yetiştirilmesi işini okula taşere ediyorlar. Bu durum alt ve orta sosyoekonomik gruptan aileler için geçerli değil. Çünkü alt sınıftan ailelerin ekonomik zorlukları, çocuklarının gittiği okulların dezavantajlı altyapısı ve sınırlı kaynakları bu gruptaki çocukları devlet okullarının çizdiği sınırın dışına çıkmasına izin vermiyor. Orta sosyoekonomik sınıftan eğitimli ancak ekonomik geliri sınırlı aileler ise çocuklarını gönderdikleri okullarının yeterli olmadığını biliyor ve sıklıkla anne işi bırakarak açığı kendi kapatmaya çalışıyor, yani helikopter annelik yapıyor.

AZ GELİRİ OLAN AİLE GRUBU

– GELİRİ az, eğitim seviyesi düşük anne-babalar çocuklarının iyi bir liseye gitmesini istiyor. Ama okulların giderek özelleşmesi, dershane ya da özel ders ücretleri bu grubun elini kolunu bağlıyor. Anne-babalarda müthiş bir korku ve endişe var. Çocukların lise sınavlarına hazırlanmak için tek kaynağı kendi okullarından verilen çoğu zaman ücretsiz olan ya da cüzi bir para karşılığında verilen etüt dersler. Bu grupta anneler öğretmen çocuğun notunu yükseltsin diye okul ile sürekli çatışıyor, çocuklar ise tedirgin ve sınav dönemi yaklaştıkça psikolojik sorunlar ortaya çıkıyor. Okulun rehberlik öğretmenleri bu sorunları sanki bireysel psikolojik sorunlarmış gibi kişiselleştiriyor, örneğin “Bu çocuğun sınav kaygısı var”, “Dikkat sorunu var” gibi. Ama biz grupları karşılaştırdığımızda görüyoruz ki bu tür semptomlar alt grupta yaygın. Bu da aslında sorunun bireysel değil sınıfsal olduğunu gösteriyor. Sonuçta da alt gruptaki ailelerde korku, endişe yüksek, devlet okulları içindeler ve oyunun dışına gelir, eğitim ve bilgi kısıtlı olduğu için çıkamıyorlar. Ya meslek ya imam hatip sıklıkla gittikleri okul oluyor.

ORTA DÜZEY AİLELER

– Eğitim seviyesi yüksek ama geliri çocuklarını pahalı özele okula göndermeye yetmeyen orta sınıftan veliler ise çocuklarının eğitim kalitesini arttırmak için iki yol izliyor. Kiraların pahalı olduğu sitelere taşınarak sitenin içindeki ya da yakınındaki devlet okulunu, diğer kendileri gibi olan velilerle neredeyse resmen kapatıyorlar. Müdüre de düzenli bağış yaparak bu okullara site dışından öğrenci alınmamasını sağlamaya çalışıyorlar. Bu yolla devlet okulunu adeta özel okul gibi yapmaya çalışıyorlar. Diğer bir yol da anneler işi bırakarak çocuklarının eğitimine adıyor kendini. Çocuğuyla kursa, yüzmeye, sanat faaliyetlerine gidiyor, onunla birlikte ödev yapıyorlar. Buna ‘helikopter anne’ diyoruz. Bunlar adeta bir helikopter gibi çocuğun üzerinde duruyor ve onu sınava, iyi bir liseye hazırlıyor. Orta gelir grubundaki aileler kaynakları oranında çocuklarını özel liselere kaydırarak ailenin tüm kaynaklarını (ekonomik ve manevi, örneğin anne kendini ve kariyerini feda ediyor, yüklü özel ders taksitleri ödeniyor vs.) bu uğurda harcıyorlar. Çocuklar bazen ‘iyi’ bir okula gidebiliyor bazen de biraz daha alt bir liseye giriyor.

NURAN ÇAKMAKÇI

“Çok aptalım,” diye söyleniyor çocuğunuz mutfak masasında. Yumruğunu masaya vuruyor ve homurdanıyor.

Bir yazı ödevi üzerinde çalışıyor. Yazmak ona hiç kolay gelmiyor. Önündeki sayfayı dolduran silgi artıkları, bir önceki girişiminden pek de memnun olmadığını gösteriyor.

“Sen aptal değilsin tatlım,” diyorsunuz yumuşak bir sesle.

Kağıdı buruşturuyor ve “Evet, öyleyim! Çok aptalım! En aptal benim!”

Başınızı ellerinizin arasına alıyorsunuz.

Acaba abartıyor mu? Gerçekten aptal olduğunu mu düşünüyor?

Çocuğunuz kendi kendine negatif şeyler söyleyip duruyorsa, refleks olarak onu durdurmak istersiniz. Ona biraz güven vermek ya da düşüncelerinin yanlış olduğuna onu ikna etmek istersiniz.

Ne yazık ki ağızlarından dökülen sözler duygularıyla aynıdır. Kendilerini “sevilebilir” ya da “harika” (siz öyle olduğunu söyleseniz de) hissetmezler. Kendilerini “aptal” ve “dünyanın en kötü çocuğu” gibi hissederler.

Bu durumu düzeltmek için harekete geçmek yerine altta yatan duyguyu ve içsel bocalamaları anlamak için şunları deneyebilirsiniz:

  • Empati kurun:  Kendinizi onların yerine koyun ve neler hissediyor olabileceklerini anlamaya çalışın. “Bu yazı ödevi bayağı zor galiba?” ya da “Canın bayağı sıkılmış gibi görünüyorsun!” Eğer aklınıza söyleyecek bir şey gelmiyorsa, basit bir cevabı deneyin: “Çok sert oldu bu” ya da “Biraz araya ne dersin?”
  • Meraklanın:  Bazı çocuklar problemi kelimelere dökmek konusunda zorluklar yaşar. Durumu birlikte çözmeye başlarsanız, kendilerini gerçekten rahatsız eden şeyin ne olduğunu anlayabilirler belki. “Bu ödev bugün seni neden bu kadar zorladı?” ya da “Bütün yazı ödevleri mi zor geliyor yoksa sadece bu mu?”
  • “Senaryoyu” baştan yazın:  Sorunu keşfettikten sonra yeniden denemek için bazı yeni ifadelere başvurabilirsiniz. “Yazı yazmak çok zor. Çocuğunuz “Ben aptalım” yerine “Yazmak için çok uğraşmam gerekiyor” ya da “Ne yapalım, hata yapmak da öğrenmenin bir parçası” diyebilir.
  • Problemi birlikte çözün:  Soruna bir çözüm önerme ya da çocuğunuzu sizin için doğru olan bir çözüme yönlendirme dürtünüze karşı gelin. Sorun üzerinde birlikte çalışın. Bazen basit bir çözüm yoktur ya da hızlı bir düzeltme işe yaramaz. Çünkü cevap, “Çalışmaya devam etmem gerekiyor” ya da “Hedefe ulaşmak için çalışmam lazım” olabilir.
  • Düşüncelere ve duygulara meydan okuyun:  Duygular gelir ve gider, sizi tanımlamazlar. Çocuğunuz kendini sevilmeyen biri gibi hissedebilir. Ama bir şeyi hissetmek, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Bir insan bocalayabilir, ama bu aptal biri olduğu anlamına gelmez. Çocuğunuzun zor bir şeyin üstesinden geldiği ve kendine güven ve heyecan duyduğu zamanlar hakkında konuşun.

 

Başka ne yapabilirsiniz?

Çocuğunuza yardımcı olmak için can atıyorsunuz ama zihin negatif düşünceye saplanıp kaldıysa pozitif ve güven veren yorumları kabul etmek her zaman kolay olmayabilir. İlk etapta biraz dirence karşı hazırlıklı olun. Özellikle de çocuğunuz bir şeylere farklı açılardan bakmaya alışık değilse.

Çocuğunuz için destek ve teşvik dolu bir ortam yaratın ve hayal kırıklığına karşı toleranslı olmayı öğretin. İşte birkaç ipucu:

  • Seçim Hakkı Verin: Çocuğunuza gün boyunca, kendi kıyafetlerini seçmek, öğle yemeklerini seçmek ya da ödevlerini nerede yapacağına karar vermek gibi seçimler yapma şansı verin. İyi seçimler için olumlu geribildirimde bulunun ve eleştirilerinize dikkat edin! Eğer onlara seçme hakkı veriyorsanız, negatif fikirleri kendinize saklayın.
  • Mükemmel Olmamayı Normal Karşılayın:  Herkes hata yapar. Siz bile! Hatalar karşısında endişesiz tepkiler verin. Hayal kırıklığıyla baş etmenin sağlıklı yollarını modelleyin. Mesela bağırdıktan sonra özür dileyin ya da bir yanlış anlamadaki payınızı kabul edin.
  • İyiye Odaklanın:  Her şeye kusur bulmak ya da sürekli değiştirilmesi, düzeltilmesi ya da temizlenmesi gereken şeylere odaklanmak yerine rahat olmayı öğrenin. İlişki kurmak ya da ilişkileri tamir etmek, dağınık bir odayı toplamaktan daha önemli olabilir. Her negatif cümleniz için 5 pozitif cümle kurmaya çalışın.
  • Bağımsızlığı Teşvik Edin:Çocuklar doğru kararlar vermek ya da odaklanmak için ebeveynlerinin yardımına ihtiyaç duysa da, sürekli yönlendirme onlara “Tek başına yapamazsın” mesajını verir. Problemi birlikte çözün ya da birlikte beyin fırtınası yapın. Bir çözüm önermesi için çocuğunuza fikrini sorun.
  • Azimle Çalışmaya Değer Verin:  Başarıya, bir engel aşmaya ya da bir hedefe doğru yaklaşmaya götüren küçük adımlara odaklanın. “Bu ….. için gerçekten çok çalışıyorsun” ya da “Ne kadar çok uğraştın!” gibi sözler, çocuğunuzun en sondaki ödülden çok sürecin faydasına odaklanmasını sağlar.
  • Destek Alın:  Eğer bir süredir çocuğunuzla bu konuda çalışıyorsanız ve o hala kendisi hakkında negatif şeyler söylüyorsa, hatta kendisine ya da başkalarına zarar verme tehdidinden bulunuyorsa, o zaman bir psikologdan ya da danışmandan destek almanın zamanı geldi demektir.

Ellerinizi kaldırıp baktığınızda, çocuğunuzun gözleriyle karşı karşıya geliyorsunuz.

“Bu çok can sıkıcı bir ödev sanırım.”

“Evet” diye cevap veriyor.

“Nasıl yardım edebilirim sana?” diye soruyorsunuz.

Omuzlarını silkip “Benim yerime yapabilirsin” diye cevap veriyor.

İkinizde gülüyorsunuz.

Bu, ödevi değiştirmiyor ama en azından “aptal” kelimesini kullanmadan ödev hakkında konuşmanızı sağlıyor.

Kaynak: http://imperfectfamilies.com/2016/03/14/childs-negative-self-talk/

Çocuklar yetişkinlerin sözünü dinleme konusunda hiçbir zaman iyi olmadılar, ancak onları taklit etme konusunda üstlerine yok.” – James Baldwin

Ebeveynlik uzmanı olduğumu iddia etmiyorum. Ancak çocuklarla oynayarak epey zaman geçirdim ve diğer ebeveynlerin benimle paylaştıklarıyla beraber çocuklar hakkında az çok bilgim var diyebilirim. İnsanlar bana en çok, “Her şeyi denedim ama hiçbiri işe yaramıyor, çocuğuma istediğimi yaptıramıyorum,” diye yakınıyorlar. Bu şikayetler genelde çocuklara sebze yedirmek, onları uyutmak ve ev işlerinde yardımcı olmalarını sağlamak gibi evrensel ebeveyn dertleri ile ilgili oluyor. Bunlar oldukça önemli meseleler aslında. Çocuklarımızın sağlıklı, zinde ve sorumluluk sahibi olmalarını istiyoruz elbette, ancak aslında onlardan beklediğimiz bu davranışlar, sağlıklı ve sorumluluk sahibi olma değerlerini temsil ediyor. Bu değerleri çocuklarımıza kazandırmayı başarırsak, onlara hayat boyu hizmet edeceklerini biliyoruz.

Ebeveynlerin ve okuyucularımın bu konuda nasıl bir çıkmazda olduklarını anlıyorum. Ancak naçizane tavsiyem oldukça basit: Denemeyi bırakın. 

Çocukların tabaklarına sağlıklı yiyecekler koyabilirsiniz, ama bu yemekleri onlara zorla yediremezsiniz. Yataklarına yatmalarını sağlayabilirsiniz, ancak onları zorla uyutamazsınız. Onları ödüllendirmeden ya da cezalandırmadan odalarını toplamalarını sağlayamazsınız. İşte tüm bunlar yüzünden, denemeyi bırakın.

Ebeveynlere aslında her şeyi denemediklerini söyleyebilirim. Sonuçta, çocuğunuza istediğiniz şeyi yaptırmak için her zaman tatlı bir “rüşvet” sunabilir ya da nahoş bir ceza tehdidinde bulunabilirsiniz. Ancak hiç kimsenin ceza ve ödül kısır döngüsüne girmesini tavsiye etmiyorum. Ödüller ve cezalar, o an işe yarar gibi görünür – dondurma sözü çocuğunuzun biraz bezelye yemesini veya oyuncaklarını alma tehdidi odasını toplamasını sağlayabilir – ancak doğası gereği insan, bunların doğal sonuçlar olmadığının farkındadır; ödüllerin değerinin ve cezaların ağırlığının düzenli olarak artırılmasını bekler, aksi takdirde işlevsellikleri kaybolur. Sorun sadece bu da değil: Çocuklarımızın uzun vadede bu yöntemden öğreneceği ders, yani motivasyonun birilerinin onayına veya reddine bağlı olduğu düşüncesi, onlar için kesinlikle istemediğimiz bir şey. Kişisel değerler insanın içinden gelmelidir, dışarıdan biri tarafından dayatılmamalıdır. Yoksa bu itaate dönüşür ve bu çirkin, hatta tehlikeli bir özelliktir.   

Çevremizde sözlü olarak kendimizi nasıl ifade edersek edelim, gerçek değerlerimizi (sahip olmayı istediğimiz değerlerin aksine) en doğru şekilde her zaman davranışlarımız ortaya koyar. Örneğin, abur cubur tükettiğimizde kolaylığa veya lezzete sağlıklı yemekten daha çok değer verdiğimizi gösteririz. Yeterince uyumadığımız zaman işimize, hobimize ya da izlediğimiz televizyon dizilerine dinlenmekten daha çok değer verdiğimizi ortaya koyarız. Evimizin kirlenmesine ve dağılmasına izin verdiğimizde de düzenli bir eve sahip olmaya verdiğimiz değerin başka şeylere verdiğimiz değerden daha az olduğunu göstermiş oluruz.

Gözlemlerime göre, eğer çocuğunuza bir değer öğretmek istiyorsanız, yapmasını istediğiniz şeyi ona zorla yaptırma çabanızdan vazgeçmelisiniz. Eğer sağlıklı yemeye değer veriyorsanız, sağlıklı yemekler yiyin. Dinlenmeye değer veriyorsanız, yeterince uyuyun. Odanızın düzenli olmasına değer veriyorsanız, odanızı düzenli tutmaya bakın. Çünkü, çocuklarınız zamanla sizi taklit etmeye (veya etmemeye) başlayacaklar, işin sonunda onlara bu değerleri kazandıran sizin örnek davranışlarınız olacak. Ancak bu elbette onlar hazır olduğunda gerçekleşecek.

İstediğiniz değerleri başka insanlara aşılayamazsınız, onlara ancak rol model olabilirsiniz. Aynı şey ahlaki değerler için de geçerli.

Kaynak: https://teachertomsblog.blogspot.com/2019/03/so-quit-trying.html

Araştırmaya göre ergenlik dönemindeki çocuklar için en ideal ödev süresi günde yaklaşık bir saat.

Ergenleri oturup ödevlerini yapmaya ikna etmek hiç kolay bir iş değil. Ancak her gece kesintisiz olarak saatlerini ödevlere vermeye değer mi gerçekten? İspanyol ortaokul öğrencileri üzerinde yapılan yeni bir araştırmaya göre bu sorunun cevabı hayır. Araştırmaya göre ergenlik dönemindeki çocuklar için en ideal ödev süresi günde yaklaşık bir saat.

Oviedo Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, yaş ortalaması 13 olan 7,451 ergenin matematik ve fen bilimleri ödevlerini ve test sonuçlarını araştırdılar. Ödeve ayrılan toplam süreyle çocukların başarıları arasında bir ilişki buldular. Ancak araştırmacılar, toplamda her akşam bir saat ödevin kesin olarak daha iyi test sonuçlarına sebep olacağını söyleyemeyeceklerini de kabul ediyorlar.

Bu konuda daha önce yapılan araştırmalar hem tutarsız hem de yetersiz. Bazıları ödevin ergenler üzerindeki pozitif etkilerini gösterirken, bazıları negatif etkilerinden bahsediyor. 2012 yılında İngiltere Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı bir araştırmaya göre günde iki ya da üç saat ödev yapmak, testlerde en yüksek sonuçları elde etmeyi sağlama konusunda oldukça etkili. 2014 yılında Stanford Üniversitesi’nde yapılan bir başka araştırma ise çok fazla ödevin çocuklar üzerinde negatif etkileri olabileceğini ortaya koydu.

Ödev bir rutin oluşturmaya ve mesleki yaşam için de faydalı olabilecek öğrenme becerilerini geliştirmeye yardımcı olabilir. Diğer taraftan akşamları evde çalışmak, sağlıksız iş ve yaşam dengesinin ilk adımları olarak da görülebilir. Ayrıca uyumak yerine ders çalışmanın akademik sakıncaları olduğuna dair araştırmalar da bulunuyor.

Her Çocuk Aynı Değil

Araştırmadaki çocukların, “ideal” miktarda ödev yapmanın sonucu olarak daha başarılı olup olmadıkları belli değil. Farklı becerileri olan çocuklar, ödevlerini tamamlamak için farklı süreler ayırıyor olabilirler. Eğer ödev yapmak için “ideal” bir süre olduğu fikrine katılıyorsak, o zaman daha hızlı çalışan çocukların, daha yavaş çalışan çocuklardan daha fazla ödev yapması gerektiğini savunuyor oluyoruz. Bu da, en hızlı – ve muhtemelen en becerikli – öğrenciler için oldukça caydırıcı bir faktöre dönüşüyor.

Araştırmaya göre ödev, onu bitirmek için harcanan zamandan çok, sonuçları üzerinde daha fazla etkiye sahip. Bu önemli bir nokta ve bir saatlik “gereksiz” bir ödevin, 45 dakikalık “iyi” bir ödevden daha az etkili olduğuna dair genel görüşü destekliyor. Ancak ödevin amaçlarının neler olduğunu tam olarak anlarsak, ne kadar ödev verilmesi gerektiğini de doğru bir şekilde belirleyebiliriz. Bu konuda araştırmacılar arasında pek çok anlaşmazlık yaşanıyor: Bazıları ödevin amacının yeni bilgiyi pekiştirmek ve test puanlarını artırmak olduğunu söylerken, bazıları da ödevin amacının öğrencilerin becerilerini geliştirmek olduğunu belirtiyor.

Gerçek şu ki, öğretmenler farklı amaçlarla ödev veriyorlar. Dolayısıyla en ideal ödev süresini belirlemek her duruma uygulanabilir bir şey değil. Örneğin konu matematik olduğunda ödev genellikle belirli bir sürecin – denklem çözmek gibi – tekrarını ve pratiğini yapmaktan oluşuyor. Oysa diğer konularda daha çok bir kavrama odaklanma söz konusu olabiliyor. Örneğin tarihsel bir konunun belirli bir yönünü derinlemesine araştırmak gibi.

Ödev Üzerinde Etkisi Olan Faktörler

İdeal bir ödev miktarı olduğunu kabul etsek bile bu konuda dikkate alınması gereken sayısız başka faktör bulunuyor: Ödevin hangi konuda olduğu, okul gününün uzunluğu, öğrencinin sosyo-ekonomik durumu, yaşı, cinsiyeti ve ait olduğu kültür gibi. Dikkate alınması gereken bu kadar çok faktör varken, hem eşitliği hem de mükemmelliği sağlamak oldukça zor. Ve ideal bir ödev miktarını herkes için genellemek neredeyse imkansız.

Örneğin, orta sınıftan gelen aileler çocuklarını ödev konusunda daha fazla destekleyebiliyor ya da onlar için özel öğretmen tutabiliyorlar. Bu da, zaten dezavantajlı durumda olan düşük gelirli ailelerin çocuklarının daha da dezavantajlı bir duruma gelmelerine sebep oluyor, çünkü bu çocuklar evde çok daha az akademik destek görüyorlar.

Çocuklar arasındaki kültürel farklılıklar da belirleyici bir faktör. Sadece aile perspektifinden değil, toplumun beklentileri açısından da. Örneğin Çin’deki ve İngiltere’deki çocuklar, kendilerine verilen ödevlerin miktarı konusunda birbirinden çok farkı beklentilere ve deneyimlere sahipler. Gelelim cinsiyete… Uzun bir süredir kız öğrencilerin okulda erkek öğrencilerden daha başarılı olduklarını biliyoruz. Bu durum ödev için de söz konusu. Bu yüzden, “13 yaşındaki bütün öğrencilere günde bir saatten daha fazla ödev verilmemesi gerekiyor” gibi bir genelleme yapmak oldukça zor. Her çocuğun zaman içinde değişebilecek kendine özgü bireysel ihtiyaçları var. Bir süredir sınıfta bireyselleştirilmiş öğrenme üzerine çeşitli tartışmalar yapılsa da ödev yoluyla bireyselleştirilmiş öğrenmeden fazla bahsedilmiyor. Günde bir saat ödev bazı öğrenciler için bazı durumlarda ideal ödev süresi olabilir, ancak bu konuda her çocuğun ihtiyacının farklı olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor.

KAYNAK: EĞİTİMPEDİA

Öğretme şeklini değiştirmezsek, başımız belada olabilir. Çünkü öğretme şeklimiz, öğrettiklerimiz 200 yıl öncesinden kalma. Çocuklarımıza makinelerle rekabet etmeyi öğretemeyiz. Onlar daha akıllılar. Değer, inanç, bağımsız düşünme, ekip çalışması, başkalarına değer vermek…Bunlar insani becerilerdir. Bilgi size bunları öğretmez. Öğrettiklerimiz, makinelerden daha farklı olmalı.” Bu sözler e-ticaret alanında faaliyet gösteren Alibaba Group’un kurucusu, başkanı ve aynı zamanda da bir eski bir eğitimci olan dünyanın sayılı zenginlerinden Jack Ma‘ya ait. Ama bu sözleri değerli yapan onun milyar dolarlık servetinin çok daha ötesine geçen meziyetleri; yılmazlık, hayalperestlik ve hayırseverlik.

Jack Ma’nın Sıra Dışı Karakteri

O yüzden bu cümlelerin içindeki öngörülü çıkarımları değerlendirmeden evvel Ma’nın nasıl bir hayat yolculuğundan geçerek bu sözleri sarfettiğini görmekte fayda var. Orta halli müzisyen bir ailenin ortanca çocuğu olarak 1964 yılında dünyaya gelen Ma, daha 12 yaşındayken İngilizce öğretmeye duyduğu merak sebebiyle 8 yıl süresince turistlere ücretsiz rehberlik yapmış. Bu deneyim, onun öğrenmeye ve öğretmeye duyduğu aşkın da göstergesi. Çünkü bu hizmetten para almaması bir yana dursun turistlerin olduğu yere ulaşmak için her gün kilometrelerce bisiklet sürmeyi sorun etmemiş. Beklendiği üzere bu tutku onu okul çatısı altında eğitim almaya yönlendirmiş. Beklenmeyen ise Ma’nın dört sene boyunca üniversiteye giriş sınavını kazanamaması ve bu sürecin sonunda Hangzhou Öğretmen Enstitüsü’ne girmeyi başarabilmesi olmuş. Buraya kadar ilerleyen hikâye -küçük yaştaki deneyimler, sınav başarısızlıkları- nadir de olsa bazılarımızın yaşantısı için hala tanıdık olabilir. Fakat Ma’nın üniversite döneminde ve sonrasında başvurduğu 30 kadar farklı işin hepsinden red cevabı alması ve denemeyi bırakmaması oldukça sıradışı. Hatta kendisi bu süreçte KFC fast food zincirine yaptığı başvuruyu şu trajikomik sözlerle dile getiriyor: “24 başvurudan 23’nün kabul edildiği mülakat sürecinde bir kişiyi kabul etmediler; beni.” Başarısız olsa da asla yenilmemiş Ma. “Hayır”lar, “evet”lere dönüşene dek beklemiş, dönüşmediğinde ise kendisi için yeni “evet” alanları yaratmış. Harvard Üniversitesi’ne yaptığı dokuz başvurunun hiç birisinin olumlu sonuçlanmamış olmasına rağmen, onuncuya tekrar başvurması da bu motivasyonun eseri gibi görünüyor.

Hayatının dönüm noktası ise 31 yaşında, Amerika’ya yaptığı ziyaret esnasında internetle tanışması olmuş. Ma, döndüğünde internet ile ilgili bir şeyler yapmaya karar vermiş. O dönemde Çin’de bulunan bilgisayarların az sayıda ve pahalı olduğu gerçeği onu yıldırmamış, birçok kişinin vazgeçeceği bir yerden, “Demek ki Çin’in internetle tanışma vakti geldi” diyerek başlamış. 17 arkadaşını internet üzerinden e-yatırım yapmaya ikna ettikten sonra, Jack Ma kod yazma ile ilgili hiçbir bilgisi yokken, Alibaba şirketini kendi evinde kurmuş.

Kendisinin hayatını kısaca anlatan tüm bu sahneler, Ma için başarısızlığın, zafere giden yolda deneyimlenen doğal bir süreç olduğunu ortaya koyuyor. Zira kendisi düştüğü yerden adeta bir hacıyatmaz misali yeniden kalkmış, her zaman yeniden, başka bir yolla, vazgeçmeden denemiş. Hem de bunu yalnızca kendisi için değil, sosyal faydayı da gözeterek yapmış. 2014 yılında, 2.4 milyar dolarlık bağışta bulunarak Jack Ma Foundation’ı kuran Ma ve halk sağlığı alanında çalışmalar yapmaya başlamış. Çok yakın bir zaman önce ise emekli olduktan sonra yeniden öğretmenlik yapacağını şu sözlerle açıklıyor Ma; “Öğretmenliğe geri dönmeyi istiyorum çünkü yaptığım şey beni çok heyecanlandırıyor. Dünya büyük ve ben hala gencim, bu yüzden yeni şeyler denemek istiyorum. Ya yeni rüyaları gerçeğe dönüştürürsem“.

Jack Ma’nin hayatı, umutsuzluk bilmeyen bir hayalperestin gerçek yaşam öyküsü. Jack Ma cesaretini, yenilgi ile kurduğu alışılmamış ilişkiden alıyor; ondan korkmuyor. Başarısını bilgisine değil, bilgiyi işleyiş biçimine borçlu. Bu genellikle okullarda -ne yazık ki- öğrenmediğimiz, fakat öğretilebilir bir meziyet. O sebeple, yazının başında da belirtildiği üzere, Ma’nın bizlere öğüdü entelektüel bilgiye gösterdiğimiz ilgiyi karakter gelişimine de yöneltmemiz ve böylelikle yeni nesli erdemlerini geliştirmeleri için desteklememiz yönünde. Çünkü öğrenciyi bir bütün olarak görüp, aklı ve kalbi eş zamanlı eğiten bir metodoloji yalnızca daha huzurlu bir nesil yaratmaz, buna ek olarak Ma gibi nice öğrencilerin eğitim kurumlarının kapısından döndürülmediği bir eğitim sistemi kurgular. Özellikle de yapay zekâ ile ilgili karamsar senaryolar bombardımanına tutulduğumuz bugünlerde, yeni jenerasyonunun “insani” özelliklerini besleyerek onları makinalardan ayrıştırmayı salık veren bu sözlere kulak vermemiz önemli. Dolayısıyla çok gecikmeden, her daim akıllarını kullanmalarını öğütlediğimiz yeni kuşağın, hiçbir makinada bulunmayan yönlerini, yani kalplerini kullanabilmeleri için ortam hazırlamalıyız. Zira, Ma’nın dediği gibi, yarına kalabilenler ikisini de kullanabilenler olacak; bunu başaranlar ise hem kendisine hem çevresine fayda sağlayacak.

KAYNAK: EĞİTİMPEDİA

Canlı Sohbet
Canlı Sohbet
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Bağlanıyor...
Üzgünüz, şimdilik çevrimiçi değiliz. Bir mesaj bırakın, size geri döneceğiz
Üzgünüz, şimdilik meşgulüz. Bir mesaj bırakın, size geri döneceğiz
:
:
:
Merhaba.
:
:
Canlı sohbet sona erdi
Was this conversation useful? Vote this chat session.
Good Bad